Hikayeler

O yüzü biliyorum

O yüzü biliyorum
Altın dişine çanak olmuş
o kara yüzü
biliyorum.

Gün batımına yakın belirirdi göl yolundan. Yarı boyunda tozdan bir gölge ardında. Yollar toprakti o zamanlar, kim yürüse arkası toz bulut.

Bizler dut ya da çitlembik ağacından seslenirdik
– kalaycı geliyor kalaycıııı !
ağacın altına geldiğinde, şehri doldurduğu bohçasını sırtından indirir, son nefesini alacakmış gibi burnunu kıstırıp, ağzını açarak soluklanırdı. Öyle karaydı ki, dili bile beyaz kalırdı yüzünde… o derece kara! Ama bir gülerdi… sivri çenesinin ucunda bir çukur oluşurdu, tüm yorgunluğunu yutardı o çukur.
– Kızanlar, napaysınız be orda? derken sesinden sevgi akardı çocuk kalbinize.

Elleri, ayakları, yüzü kara, tırnakları kınalı, saçları siyah-beyaz bir savaştaydı. Yemenisinin altında beline doğru incelen örgüsündeydi tek süsü, ucuna da paket lastiği.
Çocukluk işte, kendini kalaylasa beyazlar mı ? diye konuşmadan edemezdik.

Semt meydanındaki yazlık sinemaya karşıydı anneannemin evi. Gün batımını karşılayan akşam sefaları açıp, dedem suladıkça yayılan hanımellerinin kokusunu duyunca bilirdik ki vakit evlere çağrılma vakti.

Kalaycı teyzenin peşine takılır, evin yan tarafındaki kümese baka baka çıkardık merdivenleri. Anneannem balkondaki çardağına oturmuş, dedem avuç içi kadar radyosundaki taş plak şarkılarına eşlik etmekte. Ortalık hafif turuncu. Sanki göl kıyısında büyülü gelirdi akşamlar…

Kalaycı teyze, onun için her daim hazır duran taburesini akşam sefalarına yakın bir yere çeker, çayını alıp, şalvarını toplar oturur. Oturunca boyu bize daha yakın olurdu, yakından görürdük bembeyaz inci gibi eksiksiz dişlerini. Koca günü sererdi ağzına, anlatır da anlatırdı. Lafı kalmadığında, e sen nasılsın Nazire abla? demek gelirdi aklına. Dedem ise avurtlarına avuç içlerine dayamış, uzaklara dalıp baksa da, duyar ve gülümserdi geç gelen soruya. Alışkındılar… soluklayıp yorgunluğunu atana kadar anlatırdı kalaycı teyze, sonra muhabbete dahil ederdi bizmkileri. Can kulağıyla dinlerdi elbet. Anneannemin anlattıklarını yaşarcasına mimikler dolardı yüzüne ve peşi sıra ; – yapma be abla!
– deme be abla !
– bak görüyon mu!
– peki, niye?

Dedem istifini bozmadan dinlemeye ve uzaklara bakmaya devam ederdi. Kalay pek yapmazdı bizde. Haftada birkaç kere uğrardı. Çaya gelirdi ya da bir tas sıcak çorbaya. Değişik bir kadındı anneannem. Fakirdi ama hiç sofrası boş kalmazdı. Eli bol, gönlü zengin. Dilenciler o zaman böyle keyfe keder de değildi tabi. O merdivenleri kim çıksa bilinirdi ki ya aç, ya susamış. Kapıdan kim girse bir bardak çay, bir tabak aş mutlaka tutuşturulurdu eline. Gelen az koy! Dese de, anneannem -doldur doldur kızana açtır, derdi. Dedem yıllar önce bırakmış çalışmayı. Kıt kanaat geçinirlerdi ama onların tel dolabındaki zeytin-peynirin, domates soslu biber kızartmasının tadını hiçbir yerde bulamadım şimdiye kadar. Sevgi çoktu o evde, müzik çoktu ve çay kaşıklarının birbiriyle yarış halindeki sesi hiç dinmezdi. Anneannemin şefkat lafıydı ‘kızan’ yaş önemsemeksizin hem de, arada kızdırırdık kardeşim ve kuzenlerle, söylediği en kötü laf ‘sakil’ olurdu.

Okumaya devam...  Martılar

Ben ve kardeşim sadece yaz tatillerinde orada kalabilirdik ya da arada hafta sonları. O yaşımda Karagümrük’den Küçükçekmece’ye epey uzun gelirdi yol. Babam varsa arabamızla giderdik ama annemle gidince yol bitmezdi sanki. Beni minibus tutardı o nedenle daha çok Yenikapı’dan trene binerdik. Merdivenlerini çıkarken düzlükte duran tahta tezgahtan yumurtalı-taze soğanlısını bana, kardeşim ve kendine de domatesli-peynirli sandviçten alırdı annem. Ola ki kahvaltı sonrası çıktıysak yola, o zaman da Çekmece istasyonundan limonata ve sosisli sandviç.

Keşke küçük yaşta başlasaymışım günlük tutmaya, o kadar yazıyor olmama rağmen biliyorum çok fazla güzel şeyi unuttuğumu. Her yılbaşı öncesi aldığım bir karardır yeni senede günlük tutmak ama bu yaş olmuş halâ günlük tutma alışkanlığı edinemedim. Ben diyeyim zamansızlıktan, siz deyin tembellikten. Sebep her neyse fark etmez, son aynı; tutulu bir günlüğüm yok. Lütfen siz çocuklarınızı bu konuda teşvik edin, gerçekten günlük tutmak, su içmek gibi daim ve önemli bir alışkanlık olsun onların hayatlarında. Bizi ne ailemiz, ne öğretmenlerimiz teşvik etmedi. Keşke etselerdi.
Geçmişin üstü o kadar hızlır örtülüyor ki, anılar ziftlenmiş gibiyken hiç olmadık yerden bir çatlak oluşuyor ve siz orayı eşelemeye başlıyorsunuz, hatırlamak için hızlı hızlı düşünüyorsunuz o an. Yaşadığım büyük ameliyat sonrası ve annemin üzüntüsünden sonra nasıl yaptıysam kötü olan her şeyi resetledi aklım. Ne tarihler, ne yerler, ne isimler inanın hatırımda yok. Şöyle ki; Saim’e dönüp, -annem ne zaman ölmüştü? , kaç sene oldu annem öleli?, falanca nerdeydi? Şunun adı neydi? gibi kendi hayatımın sorularını yöneltirim arada ve hiç yılmadan cevap verir. Çünkü biliyor, istesem de hatırlayamam.

Geçmişe baktığımda, olabildiğince eskiye uzanmayı seviyorum. Çünkü beni ben yapan her şey orada. Annem, babam, kardeşlerim, büyük akrabalarım, Karagümrük, Draman, Balat, Fatih, Eyüp, Küçükçekmece, Kadırga sokakları,akrabadan daha çok görüşülen komşularımız, mahalle esnaflarım, anne yemeğim, baba harçlığım, içi paralı mendillerim, bayram yerlerim, çocukluğum orada! O zamanlar hangimiz ne kadar bilirdi ki eksilmeyi? Annemin öldüğü yerde, o soğuk ve ışıltılı hastane koridorunda bıraktım çocuk olmayı.
Arada çocukluğunuzdaki yüzleri düşünüyor musunuz? Ne kadar çoktular öyle değil mi?

Okumaya devam...  Satranç ve Tavla

Bezli bir radyomuz var şu an. Yemek masamızın yanında durur. Güzeldir yemek yerken televizyonların kapatılıp, radyoların açılması. Müzik de ruhun gıdası sonuçta. Bezli radyo diyordum, antikacıda görmüş aşkım, ben başka odaları gezerken satın almış. Dükkandan çıkarken kocaman bir paket koydu bagaja, sürpriz dedi. Eve geldik, açtı, elbette ki çok mutlu oldum. Düğmesine basınca ışığı yandı ama çalmadı. Hayal kırıklığıyla, – çalışmıyor mu? dedim, – bekle! Önce ısınsın, çalar dedi ve biraz sonra hışırtılar gelmeye başladı. İstasyonları dolaştık. Eskiden içinde insanlar var zannetiğim radyoyu, şimdi her açışımda eski şarkılar çalacakmış gibi gelir.
Dün de o radyoyu açmak geldi içimden, malum elimizin altında dijitaller olunca onlara pek bakmıyor insan ama biz bakıyoruz. Onun zevki hiçbir şeye benzemiyor, hele ki akşam yemekleri, sabah kahvaltılarında daha sıcak bir ortam oluyor. Dediğim gibi, içimden radyoyu açmak geldi, tabii ki babalarımızın dönemlerinin şarkıları çalsa, ya da çikolata renkli şarkıcı dese Sezen Cumhur ne güzel olurdu öyle değil mi ?

…tabii ki çıkmadılar ama çikolata renkli postacımız geldi kapıya. Gittikten sonra birden aklıma kalaycı teyze geldi. Sanırım çoktan toprak olmuştur.
Bir de anneannemin karakız dediği Fatma teyze vardı. Kartal tarafında kuruyemişçi bir aileydi. Biz Kara Fatma derdik ona, karakız diyecek yaşta değildik.O da elleri kınalı, saçları örülü. Ufacık bir kadın, dudaklarını büzüştürerek ağzının içinde konuşan, altın dişli Karakız. Neden bu çikolata renkliler hep altın diş takar bilinmez ama biz çocukken o esmer ötesi tenlerden korkmaz ve kötülemezdik.

Bunca yazılan nereye bağlanacak acaba diyebilirsiniz, haklısınız da. Öylesine yazmadım elbet. Son zamanlarda çok duyuyorum ya da şahit oluyorum etrafımda, özellikle Türklerin zencileri aşağılayarak, kraldan çok kral duruşlarına, üstelik çoğu da okumuş, mevkii sahibi insanlar. Ya da evde hiç öyle ayrımcılık yapmasa da çocuklarının okulda –o zenci, diye başka çocuklarla konuşmadıklarını söyleyen aileler duyuyorum. Ne kadar dehşet verici! Sonra kendi çocukluğuma dönüyorum. Bizde kara olmak ayıp değildi. Mesela anneannemin karakızım demesi, Fatmaların çok olmasından kaynaklıydı. Kalaycı teyze de karaydı ama biz hiç tiksenmezdik yanaklarımızı öptüğünde.

Okumaya devam...  İzin

Oysa biliyoruz o zamanlar o kusakta okuma yazma bilenlerin azınlıkta olduğunu, cahil olduğunu ama her nasılsa insan sevgisi ve herkese güzel bakabilmek gibi erdemliklerle dolulardı. Her dinden komşuya saygı vardı. Din de konuşulmazdı zaten. Herkesin kendi bayramları, yine herkesçe kutlanırdı. Sevgi temiz ve hoşgörü koşulsuzdu.

Şimdi her şeyin elimizin altında olduğu, yok demenin bile yok olduğu bu bollukta, sevgiden, hoşgörüden yana eksilen nedir ?
Sulara mı katılıyor bu kötülük mikrobu? Bu ayrımcılık ekmeğin mayasında mı var? Süte mi karıştırıyorlar bu bencilliği? Sevgi ve şefkati, başka yaşam tercihlerine saygıyı duble yollar altında mı bırakıyorlar ? Havaya mı üflüyorlar nefret tohumlarını?
Sahi, sizce hangi ara bu kadar kötü oldu dünya? Nasıl bu kadar ruhunu zehirledi insanoğlu? Sabrını, paylaşımcılığını hangi yağmurda çamura buladı ?

Şu an dünyanın kaç ülkesi refah ve huzur içinde ? peki, o kadar uzaklara gitmeyelim, hangi sokakta gülümseyen yüzlerle karşılaşıyorsunuz ülkemizde? Hangi marketten aldığınız bir gıdanın saflığına inanıyorsunuz ? Hanginiz istemediğiniz bir şeyleri yapmak zorunda kalıyorsunuz ? Hanginiz karşınızdaki gibi olmadığınız ve düşünmediğiniz için sustukça susuyor, kendi dört duvarınıza saklanıyor ?

Bir şeyler olmalı, içinizdeki enerjiyi çalan, zevklerinizden soğutan bir şeyler olmalı. Varlığını sürdürebilen ne kaldı? Her şey değiştiriliyor, yıkılıyor ama her şey !

Çocuklarımızın gülüşlerini, hayatlarını çalıp, o küçücük kalplerini bile kirlettiklerine göre, BİRİLERİ BU DÜNYAYA DÜŞMAN OLMALI !!!

24 Nisan 2018
Arzu Altınçiçek Gürer

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.