Edebiyat

Kadınlara Dair Muhteşem Öyküler

1. O. Henry (William S. Porter)(1862 – 1910), Harlem’de Dram (Anadan Doğma Diktatör)
O. Henry, Amerika’nın en popüler kısa öykü yazarlarındandır. Gerçek adı William S. Porter’dır. Kullandığı takma adın, üç yıl boyunca yanlarında yaşadığı Joseph Harrell ve ailesinin, kedileri Henry’ye sık sık Oh, Henry diye hitap edişinden geldiği söylenir.

1898 yılı başlarında banka memurluğu sırasında zimmetine para ge­çirmekten suçlu bulunarak, Ohio hapishanesinde beş yıl hapse mahkum olur. Yayınladığı üç yüzü aşkın öyküyle, Amerika’nın en sevilen ve yapıtları en çok okunan kısa öykü yazarı olarak dünya çapında bir üne kavuşur. Eski bir kaçak ve mahkum olarak, yazın dünyasında kendine benzersiz bir yer edinen yazar, hayatını adeta bir O. Henry öyküsü gibi yaşar.

Harlem’de Dram öyküsünde, bayan Cassidy kocasının kendisine attığı dayağı öylesine mutlulukla anlatır ki, arkadaşı Bayan Fink kocasının kendisini dövmeyişinden üzüntü duyar ve bunun için uğraşırsa da sonuç değişmez.

“Seni dövdüğünde canın yanmıyor mu? diye merakla sordu. Canım yanmıyor mu? Bayan Cassidy soprano perdesinde bir sevinç çığlığı kopardı. Taş bir binanın üstüne devrildiğini düşün. İşte aynı duygu. Yı­kıntı altından çıkarılıyormuşsun gibi oluyorsun. Jack’in bir solu iki sinema ile bir çift ayakkabı eder. Hele sağı! Coney’e bir yolculuk ve altı çift ipekli çorap! Bayan Fink’in gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Peki, seni neden dövüyor? Bayan Cassidy arkadaşına hoşgörüyle bakıp gü­lümsedi. Aptal! Neden olacak? Sarhoş olduğu için. Cumartesi geceleri genellikle eve sarhoş gelir. Meraklı kadın, peki, ama neden dövüyor? diye ısrar etti. Bunun için ille de bir neden mi gerek? Onunla evli değil miyim? Eve sarhoş gelir, ben de buradayım işte. Başka kimi dövmeye hakkı var ki? Kimi zaman yemek hazır değil diye, kimi zaman da hazır diye. Jack pek öyle nedenlere önem verecek bir insan de­ğildir. Evli olduğunu hatırlayana kadar içer, sonra da eve gelip beni döver. Cumartesi geceleri düşerken kafamı delmemek için sivri kenarlı eşyaları kaldırı­rım. İnsanı sersemleten bir solu vardır.”

2. Roald Dahl (1916 – 1990), Cennete Giden Yol (Son Perde)
Roald Dahl, İngiltere, Galler’de Norveçli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Eğitimini İngiltere’de tamamladıktan sonra Afrika’da Shell firması için çalışmaya başlar. İkinci Dünya Savaşı’nda RAF savaş uçaklarında pilotluk yaparken, başından aldığı ağır bir darbe sonucu ordudan ayrılır ve yazmaya başlar. Roald Dahl, başarılı ve tanınan çocuk kitapları yazarlarındandır. Ancak, büyükler için yazdığı kitapları ve oyunları vardır. Çocuklarından birinin hastalığı nedeniyle beyin cerrahisinde kullanılan bir aletin tasarlanmasına yardımcı olur. Daha sonra bu alete Wade-Dahl-Till Tüpü adı verilir. Nöroloji ilgi alanına giren yazarın ölümünden sonra Roald Dahl’s Marvellous Children’s Charity adlı bir vakıf kurulur ve kitaplarının gelirleri bu vakfa bağışlanır.

Son Perde’de alaycı, nükteli ve sağlam bir kurguyla işlediği öyküler yer alır. Cennete Giden Yol öyküsünde ise bir şeyleri kaçırmaktan ödü kopan takıntılı Bayan Foster ile ona bir şeyleri kaçırtmaktan zevk duyan eşi arasında yaşananları anlatır.

“Kocasını görmek de istemiyordu. İçi, şu ya da bu şekilde Bay Foster’ın, Fransa’ya gitmesini engellemeyi başaracağı korkusuyla doluydu. Şu an nerede bulunuyorsa orada kalmayı, bankın üzerinde oturarak bütün geceyi orada geçirmeyi çok isterdi. En sağlam yol buydu. Fakat daha şimdiden yorgunluktan ölüyordu ve kendisi gibi yaşını almış bir bayan için böyle bir şey yapmanın gülünç olduğunu anlaması çok zamanını almadı. Sonunda telefona doğru gitti ve evi aradı. Kocası, kulübe gitmek için evden çıkmak üzereydi ve telefona kendisi cevap verdi. Bayan Foster ona durumu anlattı ve hizmetkarların hâlâ evde olup olmadığını sordu.
“Hepsi gittiler,” dedi Bay Foster.
“O zaman canım, geceyi geçirmek için kendime bir otel odası ayarlayacağım. Sakın bunu kendine dert etme tamam mı?”
“Aptallık etme,” dedi Bay Foster. “Burada kocaman bir ev seni beklerken gelmemezlik edemezsin.”
“Ama hayatım, ev boş olacak.”
“O zaman ben de seninle kalırım.”
“Evde hiç yemek yok. Hiçbir şey yok.”
“Öyleyse gelmeden önce yemek ye bir yerde. Aptal olma hanım. Kuruntu yapmak için vesile arıyorsun her fırsatta.”

Okumaya devam...  Önce miydi, sonra mıydı, yağmur muydu ???

3. Necati Cumalı (1921 – 2001), İğneci (Ay Büyürken Duramam)
Şiir, öykü, roman, oyun, deneme, inceleme ve günceleriyle edebiyatın hemen her alanında eserler veren Necati Cumalı, Ay Büyürken Uyuyamam adlı kitabındaki öykülerin her birinde kadın olgusu ilgili farklı sorunlara değinir, kadının yaşam mücadelesini birçok açıdan ele alır. Cinsel yaşamından yola çıkarak, roman kahramanlarının ruhsal dünyalarını analiz eden, edebiyatımızda ilk kez gerçekçi bir görüşle bu olgu üzerinde duran Necati Cumalı olmuştur.

Ay Büyürken Uyuyamam da biraraya getirdiği 26 öyküsünde, değişik olayları ele alarak Batı Anadolu halkının yasak aşklarını, sapıklığa kadar varan ilişkilerini, cinsel bunalımını anlatır. İğneci’de kasabada yaşayan ve sevmediği bir adamla evli olan Şükriye iğneci olarak çalışan genci beğenir, türlü bahanelerle sağlık merkezine gider ve iğneciyi evine davet eder.

“İğneci, dipteki odaya girerken yanında durdu, “Senin sıran gelmedi mi daha?” Şükriye gözlerini İğneci’ye dikti. Gözleri diyeceğini derken, hafif bir sitemle boynunu büktü, “Sıra vermedin ki bana! Hiç komşu hatırı gözetmezsin!” İğneci daha bir ilgilendi, “Hangi komşusun sen?” “Te karşıda otururum. Un deposunun üstünde! Hiç görmez misin?” dedi Şükriye. İğneci gülümsedi, “Hastalığın ne?” Ne bileyim ben nedir? Kırıklığım var işte! İğne isterim kuvvet için. Sen bilirsin ne iyi gelir. İğneci numarasını yaptı, “Hiç öksürdün mü?” Eh, bilmem ki ne diyeyim? Dizlerinde bacaklarında ağrı, kesiklik var mı? Şükriye’nin gözlerinin voltajı daha da yükseldi, Eh, var sayılır… İğneci elektriklenmişti, sonunda, “Gel benimle!” dedi.”

4. Nezihe Meriç (1924 – 2009), Keklik Türküsü (Bozbulanık)
Nezihe Meriç, “1950’ler Türk öykücülüğünün altın yıllarıydı. Bu günlerinde öykü dünyasına girdim. Yeni Türk öyküsüne kadınların bildiği, duyduğu, sezdiği duyguları getirdiğim söylendi. Kadınların yaşama katılışlarının ayrı oluşundan çıkan ayrıntıları yakaladığım söylendi. Evet de ben bir de bunu önümde örnek olmadan yaptım.” der.

Nezihe Meriç eserlerinde kadının toplumdaki yerini sorgular. Kadın dünyasına romantik bakıştan uzaktır yazdığı öyküler.

“Dergi ansızın ortadan kaybolmuştu. Şimdi Oya –arkadaşlarının gülerek söyledikleri gibi- zincirlik deliydi. Eve, barka sığamıyor, oturamıyor, yerinde duramıyor, ağlayamıyor ve otuz sekiz buçuk ateşle dolaşıp duruyordu. Sanat ne demekmiş, ders ne demekmiş…ana…baba, sinema, yemek, uyku…ne demek! Ne demek! İzzet-i nefis, onur, vekar, genç kızlık gururu…ne demek! Ne demek! Gelsin fal, tabii inanıyor, hem nasıl. Gelsin niyet, gelsin aşk şarkıları. “Kız finnari…” diyordu. “Alemin kızları doktor diye, mühendis diye can veriyor. Kız kısmısına öyle ressamlık, messamlık ne olacakmış. Var bir kocaya da gelip evinde bir kahve içelim. Kız everdik diye azıcık da gerinelim bakalım.”

5. Leyla Erbil (1931 – 2013), Ölü (Gecede)
Türk öykücülüğünde dilde ve yapıda yenilenmeyi hedefleyen bir edebiyat anlayışının filizlenmeye başladığı 1950’li yıllarda edebiyat dünyasına başkaldırıcı tutumuyla dâhil olan Leylâ Erbil, bireye eğilen öyküleriyle dikkat çeker. Sosyal, toplumsal ve siyasal değişimlerin bireylerin iç dünyalarındaki yansımaları, ataerkil düzende kadının algılanma biçimi, ekonomik ve toplumsal çerçevede cinsiyet ayrımcılığı, yazarın öykülerinde sıklıkla gündeme getirdiği konular arasında yer alır.

Okumaya devam...  BENİM HİÇ SENİM OLMAMIŞ GİBİ!

Gecede isimli öykü kitabında ana karakterleri kadındır. Çünkü onun öyküleri, ataerkil düzende kadının baskı altında tutulmasına, toplumun aile, evlilik ve cinsellik hakkında değişmeyen değer yargılarına bir başkaldırı, bir direniştir. Ölü adlı öyküsünde evlilik bağı uğruna özgürlüğünü yaşayamadığını düşünen bir kadının hayıflanmalarını dile getirir.

“Bana sahip oldun, her işime burnunu soktun. SAHİP olmak… Haaahhahhahahhahh! Ben de sana sahip oldum kahkahkahkah! Dur bir yol daha bakayım sahip olduğum sana, hah hah hah hah! (mevlutu bir atlatsam!) Gene mi devrildin, git öteye biraz, git haah şöyle, yanına uzanıcam şöyle otuz yıl olduğunca, otuz yıl bir odun denli uzandım yanına, na şuracığına. Yatağımızı bölüştük, gövdelerimizi paylaştık, ruhlarımızı bütünleştirdik, nah şuncacık yerde oldu bu işler, üç karışcık yerde hih hih hih! Hep günübirlik gelmişim de gidiverecekmişim sanıyordum oysaki, ha bugün ha yarın derken otuz yıl… Otuz yıl seni ne yapacağımı bilemedim; “kocam” diyemedim sana hiç, fincanım, çiçeğim, bir sardunyam var görme nasıl açtı dedim mi hiç haa! Tüm kadınlar böyle konuşur, “kocam, erkeğim, aslanım!” Evlendin mi şiltene bir aslan sıçrayacaktır nasıl olsa, hahahahahahah!.. Durmadan seni aldatmayı kurmuşumdur…”

6. Julia Voznesenskaya (1940 – 2015), Dördüncü Öykü (Kadınlar Dekameronu)
Sovyetler Birliği’in ilk bağımsız kadın kulübü Maria’nın da kurucusu olan yazar Julia Voznesenskaya, Kadınlar Dekameronu’nda Leningrad Doğumevi’nde bir araya gelen değişik kesimden on kadının birbirlerine anlattığı öyküleri aktarır. Aşk, bağımlılık, kadın erkek ilişkilerine ilişkin deneyimler, Sovyetler Birliği’nin de genel tablosudur.

“Nomenklatura kadını Valentina, kırılan dişilik gururu nedeniyle en iyi arkadaşının sevgilisini nasıl baştan çıkardığını anlatıyor. Arkadaşım Tamara bir Leningrad gazetesinin yazı kurulunda sekreterdir, entelektüel çevreyle de yakın ilişki içindedir. Edebiyat dünyasını iyi bilir, kendisi de şiir yazar. Kadın olarak da değişik bir tipi vardır: Kumral ve zayıftır ama bu ona çok yakışır, çok da tatlı ve kibardır. Bu kadar ayrı yapılarda olmamıza rağmen arkadaşlığımız devam etmektedir. Ona çok sıkı bir eğitim vermiş olan ailesiyle birlikte oturur, buna rağmen Tamara rahat davranan genç bir kadındır. Aşık olduğu zaman uzun uzun düşüncelere dalmadan sevgilisiyle birlikte yaşar. Her önüne gelenle düşüp kalkmaz, yine de fikirleri son derece açıktır. Evlenmek için de acelesi yoktur. Ayrılıklar ve ayrılık acıları dahil, romantik ilişkilere bayılır.”

7. Gabriel García Márquez (1927 – 2014), Boğulmuşların En Yakışıklısı (Sevgiden Öte Sürekli Ölüm)
Tek bir insanın korkusunu, sevincini, hayallerini, başarısı ya da başarısızlığını anlatan bir öyküde bütün insanlık kendinden bir parça bulup, öykünün büyüsüne kapılabilir. Gabriel Garcia Marquez tam da bunu yapar. Hayali bir kasaba kurup önce orayı herkese son derece tanıdık bir yer haline getirir, sonra kuşak kuşak kendi ailesini, fantastik komşularını anlatırken, bütün karakterlerini insanlığın ortak yazgısıyla şekillendirir. Kendine has büyülü gerçekçilik anlatım tekniğiyle yoktan var ettiği mekanlarda, tüm insanlığın yazgısını gözler önüne serer. Marquez’in dili baştan çıkarıcı, olağanüstü bir düşsel zenginliğe sahiptir. Anlatımındaki estetik zarafet en az öykülerinin içeriği kadar değerlidir.

“Güzelliğinin ve iriliğinin büyüsüne kapılan kadınlar, kendi ölümünü gururla taşımağa devam etsin diye ona velena yelkeninden sıkı bir pantolon, gelin bezinden güzel bir gömlek dikmeğe karar verdiler. Çevresinde çember olup oturdukları yerde dikişlerini dikerken arada bir başlarını kaldırıp cesedi izliyorlardı. Onlara öyle geliyordu ki, rüzgar daha önce hiç o geceki kadar sert esmemiş, deniz hiçbir zaman o geceki kadar azmamıştı. Bu değişikliğin ölü adamla bir ilişkisi olduğunu sanıyorlardı. Bu inanılmaz adam eğer bu köyde yaşamış olsaydı, evinin kapılarının çok geniş, damının çok yüksek, tabanının çok sağlam olacağını, karyolasının en kalın kirişlerden yapılıp en koca mıhlarla tutturulacağını ve karısının en mutlu kadın olacağını akıllarından geçiriyorlardı. Balıkları yalnız adlarını söyleyerek denizden tutup çıkaracak kadar güçlü, en sert kayalar arasından bile pınarlar fışkırtacak, en yalçın kayalıklara çiçekler dikecek kadar çalışkan olacağını gözlerinde canlandırıyorlardı. Gizliden gizliye onu kendi erkekleriyle karşılaştırıyor, onun bir gecede başardığını kendi erkeklerinin ömür boyu başaramayacağını tasarlıyor, dünyanın en cılız, en değersiz, en yararsız yaratıkları oldukları için erkeklerini yüreklerinin en derin bir yerinde küçük ve hor görüyorlardı.”

Okumaya devam...  Mum

8. Tomris Uyar (1941 – 2003), Yaza Yolculuk (Yaz Şarabı)
1986 yılında yayımlanan Yaza Yolculuk, Tomris Uyar’a 1987 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazandırır. Fethi Naci’ye göre, Yaza Yolculuk’taki bütün öyküler, toplumsal çalkantıları, bir hikayenin verebileceği ölçülerle verirler; altını kalın kalın çizmeden, bağırmadan, abartmadan ve insanlarla, insanların özlemleriyle, yalnızlıklarıyla, acılarıyla, umutlarıyla, umutsuzluklarıyla. Yaz Şarabı adlı öyküde, Ece’nin öykücü olarak adlandırılan kişi tarafından kendisine uygulanan yönlendirmelere karşı, yaşadığı kaçamak bir cinsellikle birlikte özgür oluşu ve içinde bulunduğu kalıplardan kendini kurtarışı anlatılmaktadır.

“Öykücüsü, onu bir yaz akşamı, ansızın bastıran sağanağın altında otobüs beklerken bırakacağına, son anda caymış, o sırada Sosyal Sigortalar Durağı’ndan BMW’siyle geçen bir Bay’ın arabasına bindirmişti. Yazarın dediğine göre Ece, son anda, yanıbaşındaki camın kepenginin indiğini sanmıştı. Son tümce buydu. Sonra yazar, yarattığı öykü kişisini korkusuyla bırakarak aradan çekilmişti. O günden bu yana iki yıl geçmişti. İki yıl boyunca Ece, kendisine öykücüsünün taktığı adla yaşamış ve uslu bir öykü kişisinden bekleneceği gibi yazarının saptadığı çizginin dışına taşmamaya özen göstermişti.”

9. Aslı Erdoğan, Sırp Lokantası ve Michelle (Mucizevi Mandarin)
Dünya okurlarınca geleceğe kalacak elli yazar arasında sayılan Aslı Erdoğan, ilk öykü kitabı olan Mucizevi Mandarin’i 1996 yılında yayınladı. Yazım aşamasını şöyle anlatır: “Cern’deydim (Cenevre Yüksek Enerji Laboratuvarı) o zaman. Günde 14 saat çalışıyordum ve 25 yaşındaydım. Çok bunalmıştım. Sadece laboratuvarda, insanlardan kopuk, bilgisayarlarla baş başa. Çok büyük yalnızlık vardı insanlarda, çok sıkıntılıydım ve bu bana çok sevdiğim öyküler yazdırdı.”

Şiirsel bir dili olan Mucizevi Mandarin bir öykü ya da bir anlatı arasında bir yere konulabilir. Bölümler birbirinden kopuk değil, birbiriyle bağlantılı. Kitaba isim olan Mandarin, eskiden Çin’de üst düzey memurlara verilen isimmiş. Kitap özgün diliyle yazarın kendisiyle samimi hesaplaşmasının yazılı metinleri gibi.

“Yalnızlığımla biraz baş edebilmek için ölümün uzayan gölgesi altında yazıyorum. Belki de demokrasi savaşımında bir gözünü yitirmiş, Üçüncü Dünyalı bir kadın yazar olduğumu kurmuştur kafasında. Bense tam bir Türk kadını gibi davranır, gözlerimi kaçırır, somurtur, ters ters bakardım adama ve elbette bütün bunları onu çekici bulduğum için yapardım.”

Kaynak : Kadınların Aklından Geçen Öyküler – Enver Ercan, Leyla Erbil’in Öykülerinde Kadınlar ve ÇocuklarTomris Uyar Öykücülüğünde Toplumsal Güncellik ve Biçimsel ArayışlarÖyküler Evrenseldir

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.