Yine Bahar Geldi

Annem, dedemin başına kalın yün şapkasını geçirirken:

—Babacığım, artık üşümezsin, dedi.

Dedem söylenileni işitmemişti. Sesi duyabilmek için kulağını tuttu:

—Efendim. Ne dediniz?

— Eldivenlerinizi de getireceğim .

—Getirme, giymem.

Fakat annem onun sözüne aldırış etmeyerek içeriye gitti. Dedem bana doğru döndü . Dikkatle kendisine baktığımı hissetmişti.

—Annen de insanı fırın gibi ısıtmak istiyor, diyerek güldü.

Sesi tıpkı çam ağaçlarının tepesinde uğuldayan mart rüzgârına benziyordu. Gülmeye başladım. Dedem kendi söylediğine gülüyorum sandı ama benim tuhafıma giden onun giyinişiydi. Kalın yün paltosu bir un çuvalı kadar geniş beline sımsıkı oturmuş, zayıf dizlerinin üstünde sallanıyordu. İncecik ayaklarını

bol paçalı pantolonu örtüyordu. Kocaman pabuçlarının üstüne kalın yün çorapları düşmüştü. İçine yün bir fanilâ, onun üstüne yün kazak, sonra da battaniye kadar kalın paltosunu giymişti. Boynunda kocaman yün atkısı sarılıydı. Annemin dedemi giydirişine bakılırsa sanki dışarıda kar yağıyordu.

Hâlbuki bahar gelmiş, güneş parıl parıl parlıyordu. Yeşil tepelerde erik ve elma ağaçları bembeyaz çiçek açmıştı. Bir dedeme, bir de dışarıda güneş ışığında ışıl ışıl parlayan çayırlığa baktım. Büsbütün gülmeye başladım. Dedem de neşelenmiş benimle beraber gülüyordu .

Annem elinde eldivenle merdivenden inerken dedem :

— Eski dostumu tekrar göreceğim, dedi.

— Dedeciğim, o da kim, diye merakla sordum.

Fakat dedem , söylediğimi işitmemiş, dudaklarımın hareketine bakıyordu.

Dedem bahçenin öbür tarafındaki tavuk kümesine doğru ilerlerken etrafındaki her şeyi dikkatle gözden geçiriyordu. Bir defasında başının üstünde z ikzaklar

yaparak uçan benek benek bir kelebeğe bastonunu sal ladı . Kümesin önünde

eşelenen tavuklara baktı. Bahçe yolunda yürürken çiçek açmış kızılcık ağacının

altında durdu. Başının altında sallanan daldan bir çiçek kopardı.

— Dedemi seyretmek ne kadar hoş!

Okumaya devam...  Ulu Cami minaresi ve karadut ağacı

— Zavallı babacığım, pek çok bahar gördü. Bir daha göremeyeceği kadar çok…

Dedem bir daire çizerek ön bahçeyi dolaşırken hiçbir şeyi gözünden kaçırmadı.

— Deden vaktiyle çok kuvvetli bir adamdı, dedi. Hiç kimse onun kadar çok odun kesemezdi. Baltasını şöyle bir indirdi mi, en sert kütükler bile ikiye ayrılırdı .

Dedem bahçemizdeki büyük çam ağacının altında durdu. Sonra rüzgârla eğilen bir fidan gibi öne doğru uzandı. Yere düşmüş bir çam kozalağını aldı. Birer birer, sanki içinde bir şey bulacakmış gibi çentiklerini kopardı.

— Anneciğim, dedem kaç yıldan beri bizimle oturuyor?

— On iki yıl oluyor. Sen doğmadan çok önce çiftliği bıraktı. O zaman seksen

yaşındaydı. Şimdi tam doksan iki yaşında. Anlamadığı bir sözü ikinci defa sormaktan hiç hoşlanmazdı.

Annem, eldivenlerini giydirirken tıpkı küçük bir çocuk gibi durdu. Eğer parmakları iyice yerleştirilmezse kızar, söylenirdi.

— Gidip arkadaşımı göreceğim. Muhakkak eski yerindedir.

Annem kapıyı açtı. Dedem elindeki bastonuna dayanarak yavaş yavaş, bütün kış

kapalı kaldığı evden temiz bahar havasına çıktı. Ben de beraber gitmek istiyordum, ama annem izin vermedi. O, ağaçlığa doğru ilerlerken annem:

Güneş ışığını, çiçeklenmiş ağaçların arasından esen bahar rüzgârını, kelebekleri,

çam kozalaklarını, etrafındaki her şeyi seviyordu. Fakat her geçen yılla beraber

gezintisi biraz daha kısalıyordu. Bu yıl, geçen yıl yaptığı gibi bahçenin kapısını

açıp karşımızda uzanan yeşil çayırlara doğru gidemedi. Eskiden gözden kaybolur, bütün çiftliği baştanbaşa dolaşırdı. Döndüğünde beni dizinin üstünde oturtup gördüklerini bir bir anlatırdı.

Kapıya yaklaşınca eve girmedi. Dolanarak arka bahçeye gitti. Ben de onu

seyretmek için arka odaya koştum. Dedem arka bahçedeki limonluğa doğru

yürüdü. Biraz ötede, dallarının arasından gökyüzünü göremediğiniz büyük kestane ağacı vardı. Ağacın altına gelince bastonuna dayanarak eğildi. Yere dikkatle bakmaya başladı. Merak etmiştim. Acaba aradığı neydi?

Okumaya devam...  Anzaklı Ömer

—İşte yine ben geldim eski dostum.

Dedem bu sözü bahçedeki ihtiyar kaplumbağaya söylüyordu.

—Güneş ışığına kavuştuğuna seviniyor musun?

Kaplumbağa, zayıf yüzünü dedeme doğru kaldırdı. Belki de onun söylediklerini

anlıyordu. —Seni tekrar gördüğüme çok memnun oldum.

—Dostum, bu kış epey soğuk gördük. Sen nasılsın? İşler iyi gidiyor mu?

Domatesler kızarıncaya kadar bekle. O zaman beraber bahçede geziniriz. Şimdilik hoşça kal, hava serinledi, içeri gireyim. Kaplumbağa buruşuk boynunu çevirerek başını rüzgâra doğru uzattı. Batan güneş feri kaçmış gözlerini parlatıyordu.

—Allaha ısmarladık dostum.

Dedem, ağaca dayalı bastonunu aldı. Ağır adımlarla evin yolunu tuttu.

Ayhan BİRAND

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*