Zeynep

Zeynep

Toprak damlı evler, dar kıvrımlı yollar bozkır sıcağında kavruluyordu. Söğüt ağaçları ile süslü dere kıyıları serinlik arayan yaşlıların mutlu sığınaklarını andırıyordu. Öğle sonrası… Harmanlarda dövenler dönüyor, yorgun köylüler verimsiz doğa koşullarında kış yiyeceğini sağlamak için amansız bir direnişle çalışıyorlardı. Harmanın baş ucu yakınlarında dikili duran top söğüdün altında oturan gözlüklü, yaşlı bir dede tüm dünyayı unutmuş, kendini bağlamanın ezgisine kaptırmıştı. Biraz ileride harmanda döven durduğunun ayrımında bile değildi, öküzler bir anlık zaman boşluğundan yararlanıp malağamanın tanelerini yemeğe koyulmuşlardı. Yaşlı dede umursamaz bir davranışla bağlamayı konuşturuyordu. Uzaktan, omzunda yaba ile on dört, on beş yaşlarında karayağız yeğeni gülümseyerek harmana yaklaştı.
“Amca ne bu hal? Ne yapıyorsun?”
Yaşlı dede yanıt verdi:
“Ula oğlum Ali, bir bakayım, parmaklarım alışkanlığını yitirmiş mi, dedim!”
İkisi de gülmeye başladı.
“Amca bir dakika, şu harmanı bir düzene koyayım. Bu deyişi can kulağı ile dinlemek istiyorum. Öküzleri harmanda başıboş bırakmışsın, öküzler buğday yiyorlar, şişip ölecekler. Çocuklar nerde? Dövene neden onları bindirmedin?”
“Çocuklar sırasının üstüne dövene bineceklerdi. Kaçıp gitmişler. Derenin kıyısında olmalılar.”
“Şimdi ben gösteririm onlara!”
Genç adam bağırıyor:
“Vahap, Cengiz, Tuğrul, Mehmet nerdesiniz ulan? Döveni burada koyup hangi cehenneme kaçtınız?”
Sekiz on yaşları arasında üç dört çocuk korku içinde koşup geldi.
“Buyur ağabey” diye derli toplu duruyorlar.
“Nerdesiniz ulan. Hepinizi döveceğim. Döveni amcama bırakıp nere gittiniz? Sırasının üstüne dövene bineceksiniz.”
Çocuklar suçu birbirlerinin üzerine üzerine atma yarışına girdiler. Karayağız delikanlı, birini dövene bindirip amcasının yanına geçti. Yastıklardan birini altına çekti:
-“Şu parçayı yeniden çal amca,” dedi.
Amca Âşık Revani sazı yeniden ele kavradı:
Kangal’dan aşağı Mamaş’ın köyü
Derindir gölleri soğuktur suyu
Üç köyün içinde Zeyneb’in soyu,
Zeyneb’im Zeyneb’im allı Zeyneb’im
Üç köyün içinde belli Zeyneb’im
Genç adam, ezgiyi ve sözleri can kulağı ile dinlemeye başladı. Türkü karşı tepeden yankılanıyor, uzak harmanlarda çalışan köylüleri, işlerinden edecek kışkırtıcı bir tembellik sürecine çağırıyordu.
Söğüdün yaprağı narindir narin
İçerim yanıyor, dışarım serin
Zeynebi bu ayda ettiler gelin,
Zeyneb’im Zeyneb’im allı Zeyneb’im
Üç köyün içinde belli Zeyneb’im
Dede, bağlamayı kucağına bastı, çalmaya bir an ara verdi.
“Ali oğlum, bu türkü bizim köyün çok eski türküsü. Acı bir öyküsü vardır.”
“Nasıl bir öykü?”
Revani, yeğeni Ali’ye türkünün öyküsünü anlatmaya başladı:
“Oğul ben de masalcı dedeler gibi başlayayım anlatmaya. Bizim köyde dilber dudaklı, kaşları keman, servi boylu, sırma saçlı, görenleri kendine hayran bırakan, Zeynep adında bir güzel vardı.
Zeynep bizim İbrahim Ağa’nın kızıydı. Şu Abidin Dede’nin dedesi olur ibrahim Dede. Malatya’nın Mezirme Köyü’nden gelip Mamaş’a ilk yerleşenlerden. Bizimle de uzaktan akraba olurlar. Daha on üç yaşımdayken Zeynep’in güzelliği belli oldu. Çevre köylerde bile adı söylenir oldu. Köyde gençlerin gözü onun üstünde. Bir gören bir daha görmek için kapı önlerinde gezer dururlardı. Daha o yaşta istemeye başladılar.
Zeynep gün geçtikçe daha da güzelleşti, boy bos attı. Güzelliğinin kendi de ayrımında… Bir yürüyüşü var, bir suya gidiyor herkes ardından hayran hayran seyrediyor. Cana yakın ve sıcakkanlı. Ay der, sen doğma ben doğam, gün der sen doğma ben doğam. Herkesi büyülüyor. Köyde geçimi iyi olanlar oğullarına istemeye başladılar. İbrahim Dede “yaşı küçük” deyip isteyicileri geri çeviriyor. Arada bir de dedelik-taliplik ayrımı var. Dede kızı talibe verilmiyor ya, işte böyle bir sıkıntı.
Köyde Zeynep’e gönlü düşen gençleri de umutsuzluk aldı.
Derken, Seferberlik koptu, beni askere aldılar. Yıl yeni hesap 1914, ben on dokuz yaşımdayım. Doğu Cephesinde savaşıyorum. Arada bir mektup alıyorum. Nasıl bir açlık çekiyoruz anlatamam. Bir türlü ekmek vermiyorlar. “Yiyecekler” bir kıyıda duruyor. Rus baskın yapıyor diye bir haber geliyor, aman “yiyecekler Rus’a kalmasın” diye ateşe veriyorlar. Gözümüz yanan erzakta geri çekiliyoruz. Böylesine bir cehennem yaşanıyor. Açlıktan asker kaçıyor. Dağ taş asker kaçağı ile doldu. İpini koparan kaçıyor. Bunlar dağlarda eşkıyalığa başlıyorlar. Köyleri basıyorlar. O dönemde bizim köy, çevre köyler arasında eşkıyanın giremediği tek köy olmuş. Davulbazlı akrabalar bizim köye sığınmışlar.
Ben o günlerde Bakü’deydim. Köy burnumun ucunda tütüyor. Bir gece düşümde anamın öldüğünü gördüm. Oturdum Edem Ali Efedi’ye bir mektup yazdım içine de şu türküyü ekledim:
Dayım yok ki mektup yazam dayıma
Dayanamam gurbet elin yayına
Yüzlerimi pederimin payına
Sür yüzün selamım ver seher yeli
Revâni’yim böyle söyler dillerde
Havadis gelmez postalarda tellerde
Mektup gelir deyi gözüm yollarda
Yolların kesti mi kar seher yeli
Bildin azimetin bizim ellere
Bir mektup vereyim dur seher yeli
Validemin mergadına hâkine
Sür yüzün selamın ver seher yeli
Ben de düştüm Acemistan iline
Alışmadım Acemlerin diline
Mektubumu kardeşimin eline
Kendi elin ile ver seher yeli
İşte böyle günlerden birinde eşkıyalar bizim köye dayanmışlar. Kuşluk vakti atlar üzerinde kuzeyde köyü zorlamaya başlamışlar. Mamaş burası, öylesine kolay teslim olur mu? Damların üstündeki bacalardan birinin ardına Adıgüzel, ötekinin ardına İbrahim Dayım geçmiş. Bunlar deneyimli askerler. Adıgüzel yedi yıl Yemen’de askerlik yapmış. Çok yiğitlik göstermiş, İbrahim dayım da öyle. İkisi de attığını gözünden vuran keskin nişancı, uçanla kaçan kurtulmaz. Tüfekleri alıp savunmaya geçmişler. Muhtar Hasan Kahya Kangal’a bir atlı yollayıp jandarmayı çağırtmış. Eşkıyalar Urmanlı’dan aşağı doğru ilerlemeye başlamışlar. Şu köyün üstüneçe, bizim tarlanın başına değin gelmişler. Köylü yanıp tutuşur olmuş, kadınlar çocuklar evlerde toplanmış, ağlaşmaya başlamışlar. Bizim nişancılar eşkıyalardan birini vurmuş. Eşkıya attan düşmüş. Bunun üzerine arkadaşları yaralıyı ata bindirip geri çekilmişler. O sırada da jandarmalar köye girmiş. Ama eşkiya dağa çekildiği için yapacak bir şey kalmamış. Yol yorgunluğunu atmak için pınarın başına gelmişler, söğüt gölgesinde dinlenmeye başlamışlar.
O zamanlar köyde bir pınar var. Pınar deyip de öyle borulu, kürünlü bir şey sanma. Derenin kıyısından çıkan bir göze. Şu Kara Yusuf’un evinin yanında. Bu göze, kuyu gibi derin bir pınar. Köylü bakracı sallayıp dolduruyor evine götürüyor. Gözenin suyu polat gibi soğuktu. Herkes suyunu oradan getirirdi. Daha yakınlarda yapıldı, köyün bu iki çeşmesi. Çeşme yapılınca o su kuyusu derenin içinde kaldı, yitip gitti.
Jandarmalar söğüt gölgesinde dinlenirken Zeynep su doldurmaya gelmiş. Jandarmalar arasında bir de Erzincanlı er varmış. Bu Erzincalı su içerken Zeynep gözeye yaklaşmış. Zeynep ürkek bakışlarla korkarak askeri süzmüş. Asker başını çevirdiğinde bir güzelin kendisini seyrettiğini görmüş. O da Zeynep’i süzmeye başlamış. Zeynep utanıp başını eğmiş, elindeki sitilleri doldurmaya koyulmuş. Asker Zeynep’in güzelliği karşısında büyülenmiş. Zeynep suyunu doldurana değin kuyunun başında oyalanmış. Zeynep pınarın başından ayrılınca arkadaşlarının yanına dönmüş. Ama aklı fikri Zeynep’te kalmış. Kuyu suyunun soğukluğu, Zeynep’in güzelliği, utangaçlığı askeri fena çarpmış. ‘Zeynebim’ türküsünün ilk bölümünü söylemeye başlamış. Bu beş dizelik bölümü bir kâğıda yazmış:
Kangal’dan yukarı Mamaş’ın köyü
Derindir kuyusu serindir suyu
Güzeller içinde Zeynep’in huyu
Zeynep’im Zeynep’im allı Zeynep’im
Beş köyün içinde şanlı Zeynep’im
Zeynep’in yaşı küçük, daha aşktan sevdadan pek haberi yok. Zeynep anasına:
-Ana asker bana bakarken dalıp gitti, niye ki?” diye sormuş.
Anası:
– Ne olacak kızım güzelliğine bakmıştır, bu genç yaşlarda yıllarca evlerinden uzak kalıyorlar. Bir insan yüzüne hasret gidiyorlar’ diye kızını avutmuş.
Annesinin bu sözünden utanan Zeynep:
-Aman ana sen de’ deyip sözü kapatmış.
Zeynep’e tutulan Erzincanlı er, komutanına, Mamaş’a bir görev çıkarsa gönüllü gideceğini söylemiş. Asker böylece her geldiğinde Zeynep’i görmeye başlamış.
Askerin gelişinde Zeynep babası İbrahim Ağa ile ot getirmek için öküz arabasını hazırlamışlar. Jandarma komutanı İbrahim Ağayı görünce durmuş. İbrahim Ağa ile söyleyişe başlamış. Zeynep de arabaya yaslanıp ürkek ürkek askerleri seyre dalmış. Askerlerden birisi de Zeynep’i süzüyormuş. Bu, yine bizim her zamanki Erzincanlı asker. Kaş altından Zeynep’i süzerken içinin yağı da erimiş. Bu görüntü, türküsüne bir bend daha eklemesine esin kaynağı olmuş.
Zeynep gelir arabaya yaslanır
Yağmur yağar top zülüfler ıslanır
Zeynep’i görürsem gönlüm uslanır
Zeynep’im Zeynep’im allı Zeynep’im
Beş köyün içinde şanlı Zeynep’im
Kısa bir konuşmadan sonra, askerler İbrahim Ağayla vedalaşarak muhtarın evine gitmişler. Erzincanlı er komutanından izin alıp Âşık Süleyman’ın evine gitmiş. O sıralar Aşık Süleyman’ın Kangal ilçesinde ününü bilmeyen yok. Askerler köye geldiklerinde Âşık Süleyman’ın sazı, sözü ile özlem gideriyorlar. Her gelişinde askerler Âşık’ın yanına uğramadan gitmiyorlar. Asker, türküsünü Aşık Süleyman’a okumuş. Âşık Süleyman çalmış, o söylemiş. Türkünün makamı o arada ortaya çıkmış.
Erzincanlı askerin terhisi mi gelmiş, yoksa başka bir yere mi gönderilmiş, orası pek belli değil, Kangal’dan ayrılacağı günlerde bir bahane bulup yine bizim köye gelmiş. Âşık Süleyman’a gizini açmış. Kendisi için Zeynep’e görücü gitmesini istemiş. Âşık Süleyman bunun olmayacağını adı gibi bilen adam. Ama askerin yalvarmasına dayanamamış. Zeynep’e görücü gitmiş. Tabi, İbrahim Ağa, kesin bir dille ‘hayır’ demiş. Tanımadık yere kız verilir mi? Bu kız istetme olayı asker Kangal’dan gidinceye dek sürmüş. Yalvarıp yakarmalara, ele ayak öpmelere İbrahim Ağa, Nuh demiş, peygamber dememiş. Gel gör ki asker bir türlü vazgeçmemiş. Asker, Kangal’dan ayrılacağı gün, yeniden Aşık Süleyman’ın yanına gelmiş. Uzaktan bile olsa Zeynep’i son bir kez görmek ve Âşık’a hakkını helal et demek istemiş. Âşık Süleyman’a adresini bırakmış. Zeynep’i yeniden istemeye geleceğini söylemiş. Zeynep’ten kendine haber yazmasını dilemiş. Ağlayarak Âşık Süleyman’dan ayrılmış.
Bu arada Zeynep’i istemeye gelenler de çoğalmış. İbrahim Ağa’nın gelenlerin hiçbirini gözü tutmamış. O, kızını, hem soylu hem varsıl hem de huyu suyu güzel, bir aileye vermek istemiş. Gittikçe güzelleşen Zeynep on altı, on yedi yaşlarına gelmiş. Zeynep artık evliliğin ve aşkın ne olduğunu öğrenmiş. Zeynep’in gönlü Ali adında bir gence düşmüş. Doğal olarak Ali de ona yanık. Bu karşılıklı aşkı Zeynep, Ayşe adındaki bacılığına anlatmış. Bacılık ne demek biliyor musun? Kızlar birbirlerine gizlerini açtıkları arkadaşları ile bacılık olurlar. Onlara bacılık denir. Zeynep, Ayşe ve Ali bu gizi herkesten saklıyor. Bilmez değilsin ya, köylük yerde sevmek suç, sevdalanmak delilik sayılır. Ali, şimdiki Balı’nın babası. Ali babayiğit mi babayiğit, iyi huylu, herkesin beğendiği, yakışıklı bir delikanlı. Gel gör ki, Ali’nin ailesi yoksul. Ali, Zeynep’i istemeleri için anasına baskı yapıyor. Baba Balı Efendi ve ana Fatma Hanım, Zeynep’i istemeye yüreklilik gösteremiyorlar. İbrahim Dede kızı vermeyecek, el içinde utanacaklar. Biricik oğlanın hatırını da kıramıyorlar. Bal Efendi edemiyor, elini yüzüne alıp köyün ileri gelenlerini ve İbrahim Ağa’nın yakın akrabalarını araya sokuyor. Hatırı sayılır aracılar İbrahim Ağa’ya baskı yapıyorlar; Zeynep’in bacılığı Ayşe de Zeynep’in anası Tamam Anaya durumu anlatıyor. Annesi bu aşka karşı ama, yapacak bir şeyi de yok. Zeynep sayrılanmış yatak-döşek yatıyor. Sayrılığının nedeni belli. Tamam Ana bir kez ağzını arıyor, Zeynep’in ağzından Ali’den söz çıkmıyor; ona vermezlerse evde kalıp ailesine hizmet edeceğini söylüyor. O zamanlar “mücerretlik” vardı. Bir kız evlenmez, yaşamını baba evinde çalışarak geçirirdi. Onlara “mücerret” derlerdi. Kızının bu sözlerine çok üzülen Tamam Ana, durumu İbrahim Ağa’ya anlatıyor. İbrahim Ağa, bu duruma kızar mızar ama; akrabaların ve hatırı sayılır kişilerin araya girmeleriyle kızı Zeynep’i Balı Efendi’nin oğlu Ali’ye vermeye razı oluyor.
Âşık Süleyman, Erzincanlı askere mektup yazmayı savsaklıyor, Erzincanlı er ise yanıp kavruluyor, sürekli Âşık Süleyman’a yazıyor. Erzincanlı asker, memleketinde Zeynep için bir kıta daha yazıyor.
Zeynep’e yaptırdım fil dişi tarak
Tara zülüflerin gerdana bırak
Zeynep’e gidemem yollar pek ırak
Zeynep’im Zeynep’im allı Zeynep’im
Beş köyün içinde şanlı Zeynep’im
Ali ve Zeynep nişanlanmış Fakat Ali’nin askere gitmesi için çağrı gelmiş. Ali askere gitmeden evlensin diye bir hafta sonra düğün yapmayı kararlaştırmış.
Derken, uzun süre Âşık Süleyman’dan haber alamayan Erzincanlı asker, Zeynep’i istetmek için bir arife günü Mamaş’a gelmiş. Doğruca Âşık Süleyman’ın yanına varmış. Âşık Süleyman Zeynep’in nişanlandığını, bir hafta sonra evleneceğini söylemiş. Asker, artık yapacak bir şey kalmadığını anlamış. “Zeynep’im Türküsü”nün son üç bölümünü o zaman söylemiş. Türküyü yazdığı yıpranmış kâğıdı Âşık Süleyman’a verip köyden ayrılmış. Ayrılırken de Zeynep’i son bir kez daha görmüş. Yüreği yana yana Mamaş’tan ayrılmış.

Söğüdün yaprağı narindir narin
İçerim yanıyor dışarım serin
Zeynep’i bu hafta ettiler gelin
Zeynep’im Zeynep’im allı Zeynep’im
Beş köyün içinde şanlı Zeynep’im
Zeynep bu güzellik var mı soyunda
Elvan elvan güller biter koynunda
Bayram ayında arife gününde
Zeynep’im Zeynep’im allı Zeynep’im
Beş köyün içinde şanlı Zeynep’im
Gönlüm Erzincan’da sevdam Mamaş’ta
İntizarım var ol yüce Allah’ta
Asker oldum vatan borcum Kangal’da
Zeynep’im Zeynep’im allı Zeynep’im
Beş köyün içinde şanlı Zeynep’im
Âşık Süleyman, askerden aldığı bu demeyi türküye dönüştürüp çalıp söylemeye başlamış. Zamanla bütün çevrede yayıldı bu türkü.
Birkaç gün sonra Zeynep ile Ali’nin düğünleri olmuş. Düğün sırasında Ali’nin askere, birliğe gitme günü de geçmiş. Ali’nin birliğe gitmemesi üzerine Kangal’dan jandarmalar gelip Ali’yi sormuşlar. Köylüler Ali’nin birkaç gün önce köyden ayrıldığını söylemişler. Ali’yi bir eve saklamışlar. Ali düğünden on gün sonra birliğine gitmiş. Bu arada Zeynep gebe kalmış. Birkaç ay sonra da Zeynep’in bir erkek çocuğu olmuş. Çocuğun adını ‘Balı’ koymuşlar. Dedesi Balı’nın adı. Balı’nın doğumundan birkaç gün sonra Ali izinli olarak köye gelmiş. Birkaç gün kaldıktan sonra askere gitmiş. İkinci yılın bitiminde Zeynep’in bir kez daha yüklü olduğunu, doğumun yaklaştığını yazmışlar Ali’ye. O yıllarda askerlik dört yıl, Ali’nin de iznine daha çok var. Ne denli yalvarıp yakarsa da komutan izin vermemiş. Ali, eşinin özlemine daha fazla dayanamayıp askerden kaçmış. Köye gelmiş. Evdekilere, soranlara izinli geldiğini söylemiş. Ali’yi Kangal’dan gelen jandarmalar yakalayıp birliğine götürmüşler. Ali’nin askerliği “firar” yüzünden yanmış. Bu olaydan kısa bir süre sonra Zeynep’in bir kız çocuğu doğmuş, adını Leyli koymuşlar. Bu güzel haber Ali’ye ulaşınca, Ali yine askerden kaçmış.
Ali’nin köye gelişinden kısa bir süre sonra firarı haber alan jandarma da hemen köye gelmiş. Jandarmanın köye geldiğini duyan Ali, komşu köy Tekke’ye yola çıkmış.
Tekke’ye gideceğini yalnız Zeynep’e söylemiş. Jandarma köyü basmış, her yanı aramış; Ali’yi bulamamış. Köy muhtarını, Ali’nin anasını, babasını sorguya çekmiş. Ali’nin yerini söylemeye zorlamış. Ne var ki Zeynep’ten başka Ali’nin yerini bilen yok. Kimsenin ağzından bir söz alamamış. Kumandan Zeynep’i çağırtmış. Onun ağzından laf almaya çalışmış. Ne türlü sıkıştırsalar da Zeynep Ali’nin yerini söylememiş.
Bunun üzerine komutan Zeynep’i karakola çekeceğini söylemiş. Çok korkan Zeynep, hem Ali’nin yerini söylemez hem de yüklü bir kadın olarak jandarmanın önüne düşüp karakola gitmeyi onuruna yediremez. Komutan Zeynep’i karakola götürmekte ısrarcıdır. Böylelikle Ali’nin saklandığı yerden çıkıp teslim olacağını düşünür. Komutan sorguyu sürdürürken, Zeynep de askerlerden kaçmanın bir yolunu aramaktadır. Karakola gitmeye razı edilen Zeynep, üzerini değiştirmek için izin ister ve eve girer. Bilindiği gibi eski evlerde büyük bir avlu vardır, ahıra ve samanlığa bu avludan girilmektedir. İçeri giren Zeynep’in aklına samanlığın bacasından kaçmak gelir ve düşündüğünü de yapar. Oradan uzaklaşan Zeynep, köyde toprak bir evin damında yığılı bulunan “çardağın içine” saklanır. Zeynep saklanırken çevrede tek başına oynayan bir çocuk onu görür. Çocuğun kendisini gördüğünü anlayan Zeynep, onu yanına çağırır. Ona, jandarmaların kendisini aradığını, yerini hiç kimseye söylememesini ve jandarmalar gidince kendisine haber vermesini belletmiş. Çocuk, jandarmanın adını duyunca zaten korkmuş; o dönem jandarmadan çekinmeyen kimse yok. Çocuk, Zeynep’in bu belletmesini tutmuş, kimseye bir şey söylememiş.
Zeynep’in içerden bir türlü çıkmaması üzerine; askerler evi ararlar ve görürler ki Zeynep kaçmıştır. Çok öfkelenen jandarma komutanı, tüm köyün aranmasını emreder. Köyü arayan askerler bir türlü Zeynep’i bulamazlar. Birkaç kişi biraz hırpalanır; fakat askerler Zeynep’i bulamayacaklarını anlarlar. Zeynep’in babası İbrahim Ağa, kayınbabası Balı Efendi ile öbür ileri gelenler komutanı sakinleştirirler, Zeynep’i bulup ertesi gün karakola getireceklerine söz vererek komutanı inandırırlar.
Jandarma gittikten sonra bu kez köylü Zeynep’i aramaya başlar. Fakat Zeynep’i bir türlü bulamazlar. Zeynep’in saklandığı yeri bilen çocuk, ona jandarmanın gittiğini haber vermeye gider. Zeynep daha çardağın içinde yatmaktadır.
“-Zeynep Teyze, Zeynep Teyze, kalk jandarmalar gitti, der birkaç kez, Zeynep’ten ses gelmez. Birkaç kez de omzuna dokunur fakat Zeynep yine suskundur.
Saatlerce çürük ve küflü çardağın içinde kalan Zeynep zehirlenmiş. Zeynep’ten ses soluk gelmeyince çocuk korkup ana-babasına durumu söylemiş. Onlar da hemen Zeynep’in ailesine haber vermişler. Çardağın yanına gelen köylüler, Zeynep’i bulmuşlar, ama Zeynep ölmek üzereymiş. Zeynep’i apar topar evlerinin önündeki harmana (şu anda köyün girişinde çevresi çevrili olan yer) götürmüşler. İyileşir diye yoğurt yedirmeye çalışmışlar; fakat Zeynep için artık çok geç. Baygın ve sararmış bir durumda bulunan Zeynep’in ağzından kan gelmiş. Zeynep karnındaki birkaç aylık bebeği ile oracıkta, sevdiklerinin kolları arasında can vermiş.
Zeynep, çocuğunu doğuramadan orada ruhunu teslim etmiş, arkasında, biri iki yaşında, biri daha bir yaşına girmemiş iki öksüz bırakarak.
Şu Balı var ya, Balı Arı, o Zeynep’in oğlu. Balı kendi kızına hiç görmediği anasının adını koydu. Köyde Cici Kız diye anılan kızın asıl adı Zeynep. Cici Kız onun takma adı. Zeynep’in kızı Leyli ise Tekke Köyü’ne gelin oldu.
Erzincanlı askeri soracak olursan; Zeynep evlendikten sonra bir daha köye gelmedi, görüp bilen yok. Ardından yıllarca söylenecek “Zeynep’im Türküsü”nü bırakıp gitti. Kim olduğunu bilen yok.
Bu türküyü Muzaffer Sarısözen, Âşıklar Bayramında, Âşık Süleyman’dan dinleyip notaya çekti. Ahmet Kutsi Tecer Bey düzenlemişti Âşıklar Bayramını 1931 güzünde. Çift sürme zamanı.
“O olay nasıl oldu amca?”
“O da ayrı bir öykü. Bayramla ilgili anılarımı başka bir zaman anlatacağım.”     ”

 

Kaynak:http://turkdilidergisi.org/150/FuatBozkurt.htm

Zeynep

Zeynep bu güzellik var mı soyunda
Elvan elvan güller biter bağında
Arife gününde bayram ayında
Zeynep’im Zeynep’im allı Zeynep’im
Beş köyün içinde şanlı Zeynep’im
Zeynep’e yaptırdım altından tarak
Tara zülüfl erin bir yana bırak
Zeynep’e gidemem yollar pek ırak
Zeynep’im zeynep’im allı Zeynep’im
Beş köyün içinde şanlı Zeynep’im
Söğüdün yaprağı narindir narin
İçerim yanıyor dışarım serin
Zeynep’i bu hafta ettiler gelin
Zeynep’im zeynep’im allı Zeynep’im
Beş köyün içinde şanlı Zeynep’im
Kangal’dan aşağı Mamaş’ın köyü
Derindir kuyusu serindir suyu
Güzeller içinde Zeynep’in huyu
Zeynep’im Zeynep’im allı Zeynep’im
Beş köyün içinde şanlı Zeynep’im

Türkünün Kaynağı: Aşık Süleyman Fahri
Yöre: Sivas/Kangal

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.