Siz Hiç …

Akreple yelkovan arasında süren yarış artık ilgilendirmiyor beni. Çoktandır duvarlarımda takvim de eskitmedim… Zaman, en çok sahip olduğum; ancak, bir o kadar da sahiplenmekten nefret ettiğim tek sermayem. Dünyam, herkesin dünyası kadar geniş de değil. Ben bu küçük odayı bilirim, bu küçük oda da beni. Bir de, benimle birlikte bu garip mahkumiyeti paylaşan muhabbet kuşum…
Siz hiç kuşlarla konuştunuz mu? Ben, ürkütmekten korkarak, pencereme konan küçük serçelerle konuşurum. Uzak yerlere, içimdeki hasreti gönderirim onlarla. Aslında, bilirim uzak yerlere gidecek dermanları olmadığını… Ama ya giderse, diye de içimdeki hasreti onlara anlatmadan edemem.
Artık serçeler de konmaz oldu pencereme. Şimdileri muhabbet kuşumla dertleşir oldum. Vakitsiz kaybedince eşini, aynı kaderi paylaşır olduk. Öyle mahzun boyun büküşü, öyle içli seslenişi var ki bilirim beni anladığını. Bir saksı begonyam vardı. Yeşil yaprakları arasında pembe çiçekler açardı. Kuşlara anlatamadıklarımı ona anlatırdım. Bazen, pembe pembe gülümsediği, bazen de, sarı sarı hüzünlendiği olurdu. O da vefasız çıktı. Belki de dayanamadı anlattıklarıma. Bir sabah küçük saksısında kurumuş buldum. Gerçekten vefasızlık begonyada mıydı, yoksa begonyayı kurutan kaderimde mi?
Sabahın ilk ışıklarından gecenin koyu karanlığına kadar karşı evlerin ruhsuz duvarlarını seyrederim. Bir de benim kadar yalnızlık çeken komşu bahçedeki elma ağacını… Bütün dünya aynı noktada donar kalır. Rüzgarlar da esmese, sadece silik bir tablodur seyrettiğim. Renklerin değişmesi için mevsimlerin merhametine sığınmış olmak ne acı. Ve küçük bir pencereden küçük bir dünyayı yaşamak… Kimi zaman uzak bir yerdeki kalabalıkların anlaşılmaz uğultuları dolar odamın yalnızlığına. Duvarlarımda eskiden yankılanan küçük kahkahalar ve sevda dolu şarkılar, yerlerini anlamını bilmediğim uğultulara bırakır. Koridorlardan çekilen ayak sesleri parkeler üzerindeki sıcaklığı bile yanında alıp götürmüştür çoktan. Eşyaların üzerlerine sinen mutlu dokunuşlar duvarlar arasında büyüyen çatlaklarda kaybolmuştur.
Siz hiç kuşlarla konuştunuz mu? Geceler ağır bir yük gibi omuzlarınıza çöktüğünde, yalnızlığın girdabında boğulmamak için bir kuşun kanadına yazdınız mı en içli sevda şiirlerini? Kendi göz yaşlarnızı bir kupaya doldurup yalnızlığın can çekiştiren acılarına inat, bir hayalin şerefine kadeh kaldırdınız mı? Yıldızların bile göz kırpmaktan çekindiği, ayaz bir gecede, avuçlarınızda geçmiş yıllardan kalma dost bir sıcaklıkta ısındınız mı? Siz hiç yüreğinizde sevda taşıdınız mı?
Yağmurlar ıslatır camlarını penceremin. Bir eski şarkıda can bulur umutlarım. Geçmişin tatlı hatıraları ıslanır geceler boyu. Ben yağmuru hep pencerenin gerisinden seyrederim. İçimde kaldırımların ıslaklığında yansıyan ay ışıltıları gülümser. Bir sokak lambasının altında sarhoş narasını dinlemek isterim. Bir sokak kedisiyle dost olmak, bir garibin akşam yemeğinden bir lokma tatmak isterim. Yurtları ellerinden zorla alınmış mülteci çocukların muşamba çadırlarında ay ışığı olmak isterim. Boşlukta kalan ellerimin, manasız savaş meydanlarında atılan mermileri yakalamasını isterim. Yakalasın da, çocuklar tatmasın yalnızlığı. Siz hiç içinizde umut taşıdınız mı?
Ben çoktan yitirdim zamanı. Geçmiş günlerde kaybettiklerime ağlamıyorum, gelecek günlere de ulaşacak hayallerim yok. Zamansız bir hayatın en ortalık yerindeyim. Gözlerimde şekillere mana verecek ışık, dizlerimde beni taşıyacak güç kalmadı. Bir pencere boyundaki dünyamda bir muhabbet kuşum var, bir de içimde hiç eksilmeyen sevdam.
Siz, yalnızlık vampir gibi ruhunuzdaki güzellikleri emmeye başladığında içinizdeki sevdaya sığındınız mı? Siz hiç kuşlarla konuştunuz mu? Mahzun boyun büküşlerinde, yarınlara uzanan bir umut arayıp sessiz çığlıklarında yalnızlığınızı boğmaya çalıştınız mı?
Geceler ağır bir yorgan gibi sarar etrafınızı. Sesler çekilir, şekiller silinir. Duvarlara sinmiş eski kahkahalar çınlar sofalarda. Defalarca seyretmek zorunda bırakıldığınız siyah beyaz bir filmi yeniden seyreder gibi geçmişinizi yeniden yaşamaya başlarsınız. Göz yaşlarınız bilmem kaçıncı kez ıslatır yastığınızı. Sıkıca sarıldığınız yorganınız, bir ısırgan otu merhametsizliğinde yakar bedeninizi. Hıçkırıklarınız, yalnızlığınızın koyu karanlığında boğulur. Bir dostun sıcacık elini arayan elleriniz, çaresizlikle dökülür yanlarınıza. Sadece dualarınız kalır dudağınızda.
İçinizde, hep gelecek yarınlara ertelediğiniz umudunuz körelmeye başladığında; varlığınızın, kendinize bile yük olmaya başladığını düşünürsünüz. En zorlu fırtınalarda sığınacak bir limanınızın olmasını istersiniz. O zaman içinizde hiç eksilmeyen sevdanız sahiplenir sizi. Siz hiç sevdanızı kuşlara anlattınız mı?
Gün doğumu saatlerde yeni umutlara açarsınız gözlerinizi. Ya bir postacının hiç alışık olmadığınız vuruşlarıdır beklediğiniz, ya da; eski bir dostun, sokaktan geçerken şöyle ayak üstü uğrama ihtimali. Saatin zamanı her aşındırdığında, umudunuz umutsuzca ertelenmeye başlar. Kendi gönlünüzce sıralamaya başladığınız ihtimallerin arkasına sığınmaya çalışırsınız. Unutulmuş olma ihtimali hiç geçmese de aklınızdan, içinizdeki garip ürperti bedeninizi sarsar. Sararmaya yüz tutmuş mektupların solgun satırlarında mutluluk ararsınız. İkram etme hevesiyle hep elinizin altında bulundurduğunuz sigaranın dumanında huzur ararsınız. O en umutsuz anınızda kafesinde ötmeye başlayan muhabbet kuşu, umudun hiç bitmemesi gerektiğini fısıldar. Onun tatlı şakımalarında yeniden umut yüklenirsiniz. Bütün beklentileriniz, bilinmeyen bir zamana ertelenir.
Siz hiç ertelenmiş umutlarda mutluluk aradınız mı?

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.