|




|
Bedevi anlatır;
"Benim gibi bir Bedevi, devesinin üstünde ve
kızgın güneşin altında, Sina
Çölü'nde yol almaktadır. Birden ufuk çizgisi
kararır, gökyüzünde nadiren
tek tük görülen kuşlar, bu kez toplu halde,
karanlığın aksi istikametine
doğru, telaşla kanat çırpmaktadır. Çölün
mutlak sessizliği, daha da
yoğunlaşır sanki. Deneyimli Bedevi; bu
alametlerin, şiddetli bir kum
fırtınasının habercisi olduğunu hemen anlar.
Devesini çökertir, üstünden iner. Heybeden
aldığı sağlam bir kazığı,
kızgın kumlara çakar ve devesini sıkıca bu
kazığa bağlar. Sonra yine
heybelerden, katlanmış parçalar halinde
çıkardığı küçük çadırını alelacele
kurup, içine girer ve kapı örtüsünü her
iliğinden düğümler.
Son düğümü henüz atmıştır ki; fırtına
bulundukları bölgeye ulaşır. Küçük
çadır havalanacakmış gibi sallanmakta, rügarın
oluşturduğu kum sağnağı,
neredeyse delip geçecek bir hızda, çadır
yüzeyine çarpmaktadır. Her kum
tanesinin, boyları küçük fakat verdikleri acı
büyük oklar gibi bedenine
saplandığı deve, dile gelir:
'Efendi, canım çok acıyor. Hiç olmazsa başımı
çadıra sokmama izin verir
misin' der. Dışarıda olmanın ne kadar zor
olduğunu iyi bilen Bedevi,
zavallı devenin bu dileğini kabul eder ve
'Pekii, başını çadıra
sokabilirsin' diyerek, kapıyı bağlayan
düğümleri boşaltır.
Durmak bir yana, fırtına giderek daha da gemi
azıya almaktadır. Deve,
sahibine tekrar yalvarır; 'Efendi, derimin en
ince olduğu yer boynumdur ve
şu an çok acıyor. İzin ver, boynumu da çadıra
sokayım.' Biraz
ikirciklenmeyle, bu isteğe de 'Pekii' der
Bedevi.
Fırtına, sanki sonsuza dek sürecek gibidir.
Deve bu kez, ilk ikisinden
daha acıklı bir sesle yalvarır; 'Efendi, ne
olur, hörgücümü de çadıra
sokmama izin ver...' Bedevi bu son isteği de
kerhen kabul eder. Ancak,
hörgücün de içeri girmesiyle, küçücük çadırda,
artık kımıldayacak yer
kalmamıştır. Bu duruma, Bedevi'den önce, deve
tepki gösterir; 'Efendi, bu
çadır ikimize dar geliyor. Sen dışarı çıkıp,
başının çaresine baksan...'
| |
| |
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*



  | | | | | |