|
Üç
yıla yakın süredir, bir gün bile tatil
yapmamıştım. Derken, umulmadık bir anda, iki
hafta için kentten uzaklaşma olanağını elde
ettim.Dağ karlar altındaydı; kiraladığım
kulübeye büyük güçlükle çıkabildim. Ama, mavi
gökte güneş pırıl pırıl parlıyor; kayaklarımın
altında milyonlarca kar tanesi gevrek gevrek
eziliyordu. Kendimi birden çok mutlu hissettim.
Burada, tüm bu güzellikler arasında, yaşamın
streslerinden uzak bir düş gibi kalmıştı.
Geceleri ve sabahın erken saatleri çok soğuk
oluyordu; fakat gündüzleri hava ılıktı.
Saatlerce kayak yapıyor ya da kulübemin dışında
güneş banyosu yapıyordum; yalnızlıktan bu denli
zevk aldığımı hiç anımsamıyorum.
Bir gece kar bastırdı; uzun karanlık, sonunda
kurşunî bir sabaha yerini bırakınca o günü
dinlenerek geçirmekten başka çarem olmadığını
anladım. Aynı gün öğleden sonra, çok güçlü bir
fırtına kulübeyi kırbaçlamaya başladı ve yine
akşam oldu. Kulübenin keresteleri gıcırdıyor,
rüzgar adeta bacadan içeri saldırmaya
çalışıyordu. Bir keresinde, birinin seslendiğini
duyar gibi oldum. Kapıyı açmaya yeltendimse de
rüzgarın şiddeti beni odanın içine savurdu.
Kar, birike birike pencere pervazına dek
yükselmişti. İster istemez ateşin başına döndüm.
- “Beni kimse çağırmış olamaz” diyordum;
dışarıdaki cehennemde hiçbir insanın sağ
kalamayacağı kesindi.
Kulede üç gün boyunca kaldım. Dördüncü gün,
masmavi gökte altın renkli bir güneş, sabahı
müjdeledi. Fırtına, biriken karları, kulübenin
önünden yanlara sürüklediğinden, dışarıya çıkıp
temiz havayı bol bol ciğerlerime doldurabildim.
Ortalık bembeyazdı ve kesinlikle sessizliği
bozan tek bir ses yoktu. Kendimde tükenmeyecek
bir güç hissederek kayaklarımı ayaklarıma
geçirdim, ama ilerlemek kolay değildi; tozumsu
karın içine gömüldüm. Birkaç saat sonra
yorularak kulübeye dönmeye karar verdim.
Dağın arkasında güneş batıyordu; altın rengi,
kırmızıya çalmaya başlamış ve karın sonsuz
beyazlığına pembe bir parıtlı vermişti. Kadını
işte o zaman gördüm. Yanıma gelinceye dek,
yakınlarda bir insan olduğunu fark etmemiştim
bile. Birden genç ve güzel bir yüzle burun
buruna gelince irkildim.
Başında, Kuzey İtalya’da kimi kadınların
kullandığı, siyah bir atkı vardı. İnce vücudunun
üzerine kirli bir asker kaputu atmıştı. Siyah
atkılı ayakkabılarına şaşkınlıkla baktım.
Ayaklarında kayak olmadığına göre, bu kof ve
derin karların üzerinde nasıl olup da saatlerce
batmadan yürüyebilmişti? Üstelik hiç de yorgun
görünmüyordu. Ama gözlerinde büyük bir kaygı
okunuyordu. Hafif bir yabancı aksan ile bana
dedi ki:
- “Kulübenize dönünce, lütfen fenerinizi yakıp
buraya getirir misiniz? Eşim Alfredo aşağıda ve
yukarı çıkmaya çalışıyor. Işığınızı görürse, güç
bulup çıkabilir belki.” Ona hâlâ şaşkınlıkla
bakıyordum.
- “Peki, kayaksız olarak buraya nasıl
çıkabildiniz? Hem neden eşinizin yanından
ayrıldınız?” diye sormaktan kendimi alamadım.
- “Yardım getirmek için onu bıraktım. Ben dağı
çok iyi bilirim, hiç de korkmam.”
İçimde kadına karşı bir sempatinin uyanmakta
olduğunu hissediyordum. “Kayaklarımın arkasına
basın ve bana tutunun. Birkaç dakika içinde
kulübeye varırız; siz orada dinlenip sıcak
birşey içerken, ben gidip eşinizi ararım” dedim.
Soğuk müthişti; biraz ısınmak için ellerimi
çırpıyor ve vücudumu ovalıyordum. Gökyüzü daha
şimdiden mürekkep gibi kararmıştı. Kadın
kayaklarıma basarken, “Teşekkür ederim” dedi,
ardından sırtımda küçük bir elin dokunuşunu
hissettim.Fakat, kulübeye birkaç yüz metre kala,
onun benimle olmadığını fark ettim. Dehşete
düşerek seslenmeye başladım. Fakat bana yalnız,
karla kaplı dağ yamaçlarından yankılanan kendi
sesim yanıt verdi.
Kulübede, kibriti çakıp fenerin fitilini
tutuştururken ellerim titriyordu.Feneri kemerime
bağladım ve yine dondurucu soğuğa çıktım. Fakat
karşılaştığımız yere varıncaya dek her tarafa
baktığım halde, kadına rastlamadım. Ayak
izlerini bile göremedim.Şimdi, gökyüzünde ay
çıkmıştı. Aniden, uzun bir zamandır çepeçevre
dönmekte olduğumun farkına vardım. Kulübemin
sıcağına kavuşmaya can atıyordum. Her tarafım
uyuşmuş, kafam da dumanlanmıştı; kadının eşini
bu arada tümüyle unuttuğumu itiraf edeyim.
Derken, çok hafif bir ses duydum. Büyük bir çaba
harcayıp dönerek dik yamacı son hızla indim.
Yamacın eteğinde biri yüzüstü yatıyordu. Bu
durumuyla hâlâ sesleniyor ve birşeyler
mırıldanıyordu.Adam, kırksekiz saate yakın
uyudu. Sonra, yine gözlerini açarak uzun uzun
çevresine bakındı. Zayıf, ama genç bir sesle,
- “Yaşamımı kurtardığınız için minnettarım”
dedi.
- “Daha fazlasını yapabilmeyi isterdim” diye
karşılık verdim.
- “Alfredo’sunuz, değil mi?”
Adını bilmem onu şaşırtmadı; yalnızca başını
eğmekle yetindi.Artık ona gerçeği söylemem
gerekiyordu. Ona, eşine rastladığımı, benden ne
yapmamı istediğini ve onu nasıl tekrar
kaybettiğimi teker teker anlattım. Adam hiçbir
şey söylemeden faltaşı gibi açılmış gözlerle
bana bakıyordu.Neden sonra, başını duvar
tarafına döndürerek acı acı ağlamaya başladı. Bu
büyük acısı karşısında elimden bir şey
gelemeyeceğini anlayarak kulübede onu yalnız
bıraktım.Geri döndüğüm zaman, onu, ocağın
yanında oturmuş, alevleri izlerken buldum. Bu
kez sesi sakindi.
“Dağın eteğinde, iki kayaktan yapılmış bir haç
vardır” dedi.
“Altı ay önce donarak ölen genç eşimi oraya
gömmüştüm.”
Bundan sonra uzun bir süre konuşmadık. İkimiz de
bir mucizenin gerçekleştiğini ve bunun
açıklanmasının olanaksız olduğunu
anlamıştık.Gözlerim pencerenin dışına, dağın
zirvesine takıldı. Batmakta olan güneş, buraya
altın ve kırmızı renkte bir taç oturtmuştu
sanki. Doğanın sonsuz güzelliğinin çerçevesi
içinde aşkın tanığı olmuştum. Birden kendimi çok
güçsüz hissettim.

 | |
| |