Bremen mızıkacıları

Bir zamanlar, yaşadığımız zamandan çok önce dürüst, çalışkan bir çiftçinin yaşlı bir eşeği vardı. Çiftçi eşeği çok gençken satın alıp çiftliğe getirmişti. O günden sonra eşek, çiftçi için çalışmaya başladı. Çiftçi, tarlasında bahçesinde ekip biçtiği ürünleri satmak için pazara giderken ona yükler, kışın diğer hayvanların ve kendi yiyecegini, kışın yakacağı odunu ormanda keser ona taşıttırırdı. Eşek sahibine yıllarca hizmet etmiş, kendisinden ne istenirse yerine getirmişti.

Aradan yıllar geçti, doğada ki birçok canlı gibi eşekte yaşlandı. Günden güne güçten kuvvetten kesilmeye başladı. Artık eskisi gibi sırtına yüklenen yükleri taşıyamıyordu. Hemen hemen hiç bir işe yaramıyordu artık. Gün geçtikçe, çiftçi onun iyice yaşlandığını ve artık eskisi gibi işine yaramayacağını anladı. Bu duruma da canı fena halde sıkıldı. Eşek hiç bir işine yaramıyordu, ama çiftçi onu hala besliyordu. Eşeğe bakıp, beslemek gitgide ona ağır gelmeye başladı. – Artık hiçbir işe yaramıyor. Boşu boşuna yem yiyor. Ne yapsam da bu eşekten kurtulsam, diye düşünmeye başladı.
Yıllardır bu çiftlikte yaşayan ve sahibini iyi tanıyan eşek, onun kendisine bir kötülük yapmak istediğini sezmekte gecikmedi. Hatta bir gün pazardan dönerken kasapla konuştuğunu görünce çok korktu. Hemen o anda, gizlice çiftlikten kaçmaya karar verdi.
O akşam, çiftçinin başka işlere dalmasından yararlanarak usulca ahırdan çıktı. Çiftliğin bahçe kapısı açıktı. Hızlı adımlarla bahçeyi geçip sokağa çıktı. Kimse onun gittigini görmedi. Eşek çiftlikten çıkar çıkmaz, Bremen kasabasına doğru yola koyuldu. Yolda giderken bir yandan da, nereye gidip, bundan sonra nasıl yaşayacağını düşünüyordu. -Sesim hiç fena değil. Bahçede, yolda beni anırırken duyanlar, hep ne gür bir sesim olduğunu söylüyorlardı. En iyisi ben Bremen’e gideyim. Orada müzisyenlik yaparım, dedi kendi kendine. Artık karar vermişti. Verdiği karar onu canlandırdı. Bremen’e giden yolda hızla yürümeye başladı. Biraz gittikten sonra, yolunun üstünde bir köpeğe rastladı. Köpek, soluk soluğa yolun kıyısına kıvrılmış, yatıyordu. Bitkin bir görünümü vardı. Eşek, merakla köpeğin yanına yaklaştı.
Köpege:
– Neden böyle soluk soluğasın arkadaş? diye sordu.
Köpek:
– Sorma arkadaş, hiç sorma başıma geleni! diye sızlandı. Yıllardır hizmet ettiğim, evini, barkını koruduğum sahibim az kalsın öldürecekti beni. Artık çok yaşlandığım, gücüm kalmadığı için hiçbir işine yaramadığımı düşünüyor. Beni boş yere beslememek için öldürmeye kalktı. Eline koca bir sopa aldığı gibi üstüme yürüdü; Baktım niyeti kötü, ben de tabana kuvvet kaçtım. Öyle de gücüme gitti ki sorma. Yalnız, şimdi de aldı beni bir düşünce, bundan sonra nasıl yaşayacağımı bilmiyorum…

Eşek:
– Üzülme kardeş, dedi. Senin durumun da bana benziyor. Benim sahibimde, ona yıllarca hizmet ettikten sonra, yaşlandığım için beni kasaba vermeye kalkıştı. Ben de çiftlikten kaçtım. Şimdi de çalgıcı olmak için Bremen’e gidiyorum. İstersen sen de benimle gel. Birlikte bir müzik grubu oluşturur, böylece müzisyenlik yaparak yaşamımızı sürdürebiliriz.
Eşeğin bu önerisini köpek sevinçle kabul etti. Böylece ikisi birlikte Bremen’e doğru yola koyuldular. Hem yürüdüler, hemde konuştular. Kendilerinin değerini bilmeyen sahiplerinden yakındılar.
Eşek ile köpek, böyle konuşa konuşa giderken, bir süre sonra karşılarına bir kedi çıktı.
Kedi oldukça kötü görünüyor ve çok üzğündü.
Eşek:
– Neyin var kedi kardeş? diye sordu. Yoksa hastamısın? Çok üzgün ve keyifsiz görünüyorsun, dedi.
Kedi:
– Ahhh, eşek kardeş, hiç sorma. Gerçekten çok üzgünüm, diye yanıtladı eşeği. Hayatım tehlikede olduğu için üzgünüm. Hanımım, az kaldı yakaladığı gibi suda boğuyordu beni. Yaşlanmışım, işe yaramıyormuşum da ondan. Doğru, artık fare peşinde koşacak halim kalmadı. Ateşin önünde kıvrılıp pineklemekten başka bir şey gelmiyor elimden. Ama, bunca yıl hanımıma hizmet ettim, hepsi unutuldu gitti. Talih yardım etti, elinden kurtulup kaçabildim. Ama bundan sonra yaşamımı nasıl sürdürecegimi bilemiyorum. Eşek:
– Biz de senin durumundayız, diye yanıtladı kediyi. Eğer istersen, bizimle Bremen’e gel. Biz çalgıcı olmak için oraya gidiyoruz da. Siz kedilerin mırıl mırıl güzel türküler söylediğini bilmeyen yoktur. Böyle güzel türkü söylendikten sonra, neden aramıza katılmıyacaksın?
Kedi, eşeğin bu önerisini sevinçle kabul etti ve onlara katıldı. Böylece eşek, köpek ve kedi Bremen’e gitmek üzere birlikte yürümeye başladılar. Bir süre sonra bir çiftliğin önüne geldiler. Bir horoz, çiftliğin bahçe kapısının üzerine çıkmış, uzun uzun ötüyordu. Üç arkadaş, hemen horozun yanına yaklaştılar.
Eşek:
Merhaba horoz kardeş! diye bağırdı. Ne kadar gür bir sesin var. Üstelik çok güzel ötüyorsun. Ama niye bu kadar bağırıyorsun? Neyin var, biri boğazını mı sıkıyor yoksa? Horoz ötüşüne ara verip yakındı:
– Daha neyim olsun? Az önce hanımıma, yarın havanın güzel olacağını söyledim. “Çamaşır yıkayıp kurutmak için elverişli bir gün olacak” dedim. Hanımımla hizmetçisi, bana bundan dolayı teşekür edecekleri yerde, ne yapsalar beğenirsiniz? Beni kesmeye kalkışmasınlar mı? “Yarın misafirimiz var. En iyisi şunu kesip, bir güzel pişirelim.” dediler. İşte onun için yanık yanık ötüyorum. Üstelik bu son ötüşüm olacak. Yarın beni kesip yiyecekler…

Eşek hemen atılmış:
– Olamaz! Haksızlık bu! Eee, peki sen ne yapmayı düşünüyorsun? Öylece durup seni kesmelerini mi bekleyeceksin? Bak, sana bir önerim var. Biz üçümüz, müzisyen olmak için Bremen’e gidiyoruz; eğer istersen sen de bize katılabilirsin. Kuşkusuz bizimle gelmek, burada oturup pişirilmeyi beklemekten daha iyidir. Birlikte bir grup kurar çalgıcılık yapar, yaşamımızı sürdürürüz. Kimbilir, belki de hep birlikte bir konser bile veririz. Kimimiz çalar, kimimiz söyleriz. Haydi sende bizimle gel; Bremen’e gidip hep birlikte talihimizi deneyelim.
Horoz eşeğin önerisini sevinçle kabul etti:
– Burada pişirilmektense, sizinle Bremen’e gitmeyi isterim. Seve seve gelirim sizinle, dedi ve hemen çiftlik kapısının üstünden inip üç arkadaşın arasına katıldı. Böylece eşek, köpek, kedi ve horoz hep birlikte yürümeye başladı. Dört arkadaş, uzun bir süre yürüdüler. Yorulduklarında oturup dinlendiler. Çevrelerinden yiyecek bir şeyler bulup karınlarını doyurdular. Uzun uzun sahiplerinden yakındılar. Bir yandan da Bremen’deki yeni yaşamlarına ilişkin hayaller kurdular; nasıl müzisyenlik yapacaklarını konuştular.
Dört arkadaş Bremen’e varmak için yürüdüler, yürüdüler, yürüdüler. O güne kadar görmedikleri yollardan geçtiler, dağları, tepeleri aştılar. Güneşin batmak üzere oldugunu anlayınca adımlarını sıklaştırıp, hızlı hızlı yürüdüler. Ancak ne kadar hızlı yürürlerse yürüsünler, güneş batmadan Bremen’e ulaşamadılar.
Güneş tepelerin ardında kaybolmuş, karanlık çökmüştü. Dört arkadaş bir süre aralarında konuştuktan sonra, ormana dalıp orada sabaha kadar uyumaya karar verdiler.
Ormanda güvenli bir köşe aradılar. Bir süre bakındıktan sonra, gecelemek için iri bir ağacı seçtiler. Eşekle köpek uyumak için ağacın altında kaldılar, Kedi bir dala tırmanıp kıvrıldı, horoz da uçtuğu gibi ağacın en tepesine kondu. Çünkü kendini orada güvenlikte hissediyordu.
Horoz her zaman ki gibi uyumadan çevresine bakındı. Her şeyin dirlik düzenlik içinde olup olmadığını anlamak istiyordu. Ağacın tepesinden çevreyi gözleyen horoz ansızın karanlığın içinde ışıl ışıl parlayan bir şeyler gördü.
Horoz, ışığı görür görmez hemen arkadaşlarına seslendi:
– Karanlığın için de bir ışık görüyorum, dedi. Yakınlar da bir ev var galiba. Eşek, yattığı yerden başını kaldırıp:
– Eğer gercekten yakın da bir ev varsa, hemen oraya gidelim, dedi. Çünkü burada gecelemek bizim için hiç de güvenli değil. – Evet. Evet, gidelim oraya. Belki bir kemik, yada bir lokma et buluruz.
Dört arkadaş, hemen kalkıp yola koyuldular. Karanlık ormanın için de, horozun gördüğü ışığa doğru yürümeye başladılar. Sık ağaçların arasında biraz yürüdükten sonra, ormanın içinde bir düzlüğe vardılar. Artık gördükleri ışık büyümüş, genişlemişti, daha bir parlaklaşmıştı. Bir süre daha yürüdükten sonra, karşılarına güzel bir ev çıktı. Işık buradan geliyordu. Dört arkadaş heyecanla ileri atıldılar. Ama içerden sesler geldiğini duyunca hemen durdular.

Burası hırsızların saklandığı bir evdi.
Evden seslerin geldiğini duyan arkadaşlar içeriye bir göz atmaya karar verdiler. Eşek, arkadaşları içinde en uzun boylusuydu. Hemen pencereye doğru koşup içeriyi gözetlemeye başladı. Ötekiler meraklanmışlardı.
Horoz dayanamayıp:
– Eşek kardeş, ne görüyorsun, bize de söyle? dedi.
Eşek:
– Ne mi görüyorum? diye karşılık verdi. Bir masa görüyorum. Üzerinde çeşit çeşit yiyecek var. Odanın içi ise çalınmış eşyalarla dolu. Hırsızlar masanın etrafına oturmuş, karınlarını doyuruyorlar ve keyif çatıyorlar.
Horoz:
– Demek öyle! dedi. Şu hırsızlar olmasa, bu ev ne güzel barınak olur bize!
Kedi:
– Onları kovalım, dedi
Köpek de başını sallayarak:
– Hırsızlar benden korkar. Onları kaçırıp bu eve biz yerleşelim, dedi.
Eşek:
– Evet, ama, dedi. Önce içeri girmenin yolunu bulmalıyız.
Bunun üzerine, dört arkadaş kafa kafaya verip düşündüler, hırsızları evden nasıl kaçırabileceklerini tartıştılar. En sonunda güzel bir plan kurdular.
Eşek, arka ayaklarının üzerine dikilip ön ayaklarını pencereye dayadı. Köpek, eşeğin sırtına çıktı, kedi de köpeğin sırtına. Horoz da, uçup kedinin kafasına kondu. Hepsi hazır olunca, birbirlerine işaret verdiler. Sonra, hep bir ağızdan türkü söylemeye başladılar.

Eşek anırıyor, köpek havlıyor, kedi miyavlıyor, horoz da avazı çıktığı kadar ötüyordu. Bir süre böyle hep birlikte bağırdıktan sonra, pencereyi kırıp odanın içine girdiler. Kırılan camlar yerlere saçılırken, dört kafadar korkunç sesler çıkartarak odanın içine dağıldılar. Yiyecek dolu masanın başında yiyip içmekte olan hırsızlar neye uğradıklarını anlayamadılar. Duydukları korkunç seslerin ardından, cam kırılıp da odaya birileri dalınca dehşetle yerlerinden fırladılar. Açılış konserinin ürkütemediği hırsızları bir korkudur aldı. Evlerini hortlaklar bastı sanarak, evden dışarı çıkarak tabana kuvvet dört bir yana kaçıştılar.
Hırsızlar sıvışıp da, ortalık temizlenince, bizim dört kafadar hemen masanın başına çöktü. Masanın üstündeki, hırsızlardan arta kalan yemekleri atıştırmaya başladılar. Öyle acıkmışlardı ki, bir süre yemekten başka bir işle ilgilenmediler. Konuşmadılar bile. Yalnızca yiyip içtiler, masanın üstünde ne varsa silip süpürdüler.
En sonunda doyunca masanın başından kalktılar. Çok yorgunlardı. Bütün gün yol yürümüşlerdi, hemen lambaları söndürüp uyamaya karar verdiler. Her biri kendine göre bir yatak seçti. Eşek, bahçede gördüğü saman yığınının üzerine uzandı. Köpek, kapının önündeki halının üzerine yattı. Kedi, ocağın içindeki ılık küllerin önüne kıvrıldı. Horoz da, tavandaki kirişlerden birinin üzerine tünedi. Öyle yorgunlardı ki, hemen seçtikleri yerlerde uyudular.

Onlar orada uyuya dursunlar, hırsızlar da evi gözlüyorlardı. Gece yarısı olunca, baktılar ki, evdeki ışık söndü, ortalıkta çıt çıkmıyor. Bir süre gözetledikten sonra kendi aralarında tartışmaya başladılar.
– Evimizi bırakıp kaçmakta biraz acele mi ettik yoksa? dedi birisi.
– iyi ama, içerde kalıp canımızdan mı olacaktık? dedi bir başkası.
Şimdi de evimizden olduk, diye söylendi bir başkası.
Evde neler olup bitiyor acaba?
Hırsızlar, böyle kendi aralarında bir süre konuşup tartıştılar. Sonra, içlerinden birinin eve gidip bakmasına karar verdiler. Ama hırsızlardan hiç biri içeri girmeye yanaşmıyordu. Sonunda içlerinden en cesuru, eve kadar gidip neler olup bitiyor diye bakmayı göze aldı. Gürültü etmemeye çalışarak, parmaklarının uçuna basa basa, usulca eve yaklaşıp içeri baktı. Evin içinde çıt çıkmıyordu. Yavaşca kapıyı açıp içeri girdi. İçerisi karanlıktı, hiçbir şey görünmüyordu
Hırsız doğruca mutfağa gitti. Bir mum yakıp çevresini görebilmek için, el yordamıyla kibrit aramaya koyuldu. O sırada, ocağın önünde yatmakta olan kedinin kor gibi yanan parıl parıl gözlerini gördü. Kedi hırsız içeri girerken uyanmıştı.
Hırsız, kedinin karanlıkta parlayan gözlerini, ocağın içinde yanan iki kömür parçası sandı. Mumu yakmak için elini oraya doğru uzattı. Uzatmasıyla birlikte de, neye uğradığını bilemedi. Hırsızın gözüne elini uzatmasına öfkelenen kedi can havliyle hırsızın üstüne atladığı gibi, sivri pençeleriyle adamın yüzünü, gözünü tırmalamaya başladı.
Hırsızın ödü patlamış, neye uğradığını şaşırmıştı. Canını kurtarmak için kendini evin arka kapısına attı. Atmasıyla birlikte de, kapının önünde yatmakta olan köpek fırladığı gibi, dişlerini adamın bacağına geçiriverdi. Hırsız, deli gibi kendiyi evin bahçesine attı. Bahçeden kaçayım derken, gürültüyü duyup önüne çıkan çıkan eşekten de okkalı bir tekme yedi. o sırada, horozda gürültüye uyanmış, var gücüyle ötüyordu.
Hırsız, dehşet içinde kaçıp bahçeden dışarı fırladı. Soluk soluğa arkadaşlarının yanına vardı. Başından geçenleri arkadaşlarına anlatmaya başladı:
– Evi cinler, periler basmış, dedi. Az kalsın korkudan ölecektim. Cadının biri o upuzun tırnaklarıyla yüzümü öyle bir tırmaladı ki! Ondan kurtulayım derken, bıcaklı bir adam bana saldırdı. Arka kapının yanında saklanmış beni bekliyormuş. Bıçağını çektiği gibi bacagıma sapladı. Can havliyle kendimi bahçeye attım. Kapkara bir canavar ile burun buruna geldim. Kocaman kuyruğuyla beni yakaladığı gibi havaya fırlattı. Evin damından da reisleri “Gönderin şu serseriyi buraya! Gönderin şu serseriyi buraya!” diye avaz avaz haykırıyordu. Artık, bir daha o eve girmem.
Hırsızlar, arkadaşlarının anlattıklarından öyle korktular ki; o günden sonra bir daha eve yaklaşmaya bile cesaret edemediler. Bizim dört kafadara gelince evi öyle sevmişler, öyle benimsemişlerdi ki artık hep orada kalmaya karar verdiler. Sanırım hala da oradadırlar…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.