Beyaz Atlı Prens

Marianne’nin Sinderella’ninkine benzer bir hayatı olmuştur. Annesi akıl hastası olduğundan, daha sekiz yaşındayken minik kardeşlerinin ve kendisinin karnını doyurabilmek için park yerlerini süpürmüştür. Genç kızlığa adım attığında beyaz atlı prens diye düşündüğü erkekle tanışmıştır.
Onunla garsonluk yaptığı yerde karşılaşır ve hemen büyülenir. Başarılı bir orkestrası olan bu müzisyenin gözleri kadar büyük ve anlamlı gözler olmayacağını düşünür. Marianne, Sinderella kadar hoş bir kızdır; açık kumral lüle lüle saçları, zümrüt yeşili gözleri ve oldukça masum bir yüzü vardır.

Marianne’nin tek düşüncesi şuydu: Beni seviyor. Beni seviyor. Beni seviyor.

Gerçekten de haklıydı. Müzisyen onu ışık hızıyla tavladı ve evliliğe taşıdı. Marianne her şeyin kusursuz olduğuna inanıyordu. Güzel bir evleri vardı ve kocasının orkestra çalışmalarını izlemek ona zevk veriyordu. Hayatında ilk defa birine aşık olmuş ve hayranlık duymuştu. Daha da ötesi vardı bebek bekliyordu.

Onun diğer kadınlardan haberi yoktu.

Kocasıyla onun uyuşamayan tek yönleri bu değildi. Genlerinde uyuşmazlık söz konusuydu. Oğulları Loren doğduğunda bir şeylerin hatalı olduğunu anlamıştı. Loren sese tepki vermiyordu. Marianne, bir yıl boyunca ortada bir sorun olmadığını söyleyen doktorlarla mücadele etti. O doktor senin, bu doktor benim dolaştı.

Sonunda bir uzman Loren in sağır olduğunu ve yapılacak hiçbir şey olmadığını söyledi. Kocasının durmadan oğullarının bir şeyi olmadığını söylediği iki yıl boyunca o hep gözyaşı dökmüştü.

Doktorlar, diğer bebeklerini sorunsuz dünyaya geleceği konusunda onlara garanti veriyorlardı. Ama ne yazık ki Lance doğduğunda onun da sağır olduğunu öğrendiler.

Genç bir kızın masallar üzerine kurduğu, zaten sallantıda olan evlilik yıkılmak üzereydi. Kocasının oğullarıyla iletişim kurmak istemediğini öğrenen Marianne öfkeden delirecek gibi olmuştu.

Kocası bu işi ona bırakmıştı. Marianne, mümkün olduğunca çabuk işaret dilini öğrendi. Kocası hiç ilgilenmiyordu. Oğullarıyla konuşurken onlara köpekmişler gibi davranıyor; başlarını okşuyor, ağzından havlar gibi bir ya da iki kelime çıkarıyordu.

Oğullarını kocasının ailesinin evine götürdü, ama aile çocukları görmezden geldi. Oğullarını alışverişe götürüyordu. Ama çocuklar tuhaf sesler çıkarınca çalışanlar dikkat kesiliyorlardı. Kocasının başka kadınlarla ilişkisinin olduğunu da öğrenmişti. Artık arkadaşları da aramadığından Marianne yapayalnız kalmıştı.

Stres ve yalnızlık Marianne yi mahvetmişti. Su içer gibi alkol içiyordu. Oğullarını besliyor, giydiriyor, uyutuyor, asla evden dışarı çıkmıyordu. Bileklerini kesmeyi bile düşünüyordu.

“Arkadaşlarının ve ailenin çocuklarınla görüşmek istemediklerini düşün.”

diyerek açıklamaya başlıyordu:

“İşaret dilini öğrenmeniz gerekmiyor. Kibarlık da bir dildir. Her insan bu dilden anlar. Böyle bir çocuk gördüğünüzde şok olmayın. Uzaklaşmayın ya da kaçmayın. Öyle yaparsanız çocuğa göndereceğiniz mesaj: Tanrım sen hilkat garibesi misin? Olacaktır.”

Gülümseyiş, kucaklayış ve öpüşler Marianne’nin hayatını kurtarmıştı. Lance ve Loren’in gözleri hayranlık ve sevgi doluydu. Marianne hayatında hiç böyle sevgi görmemişti.

Marianne, hayatını alkol ve panik atakları üzerine kurabilirdi, ama oğullarının hayatlarını böyle mahvetmeye hakkı yoktu. Okula geri döndü ve lise diploması almaya karar verdi. Bir sigorta şirketinde çalışmaya başlamıştı. Para bile biriktiriyordu.

Kendisini daha iyi hissettikçe, Loren ve Lance le daha fazla gurur duymaya başlamıştı. Onları bazen yanında işe getiriyordu. İş arkadaşları oldukça ilgili davranıyorlardı. Artık o evden ayrılıp, kocasını terk etme zamanı geldiğini düşünüyordu.

Bir gün yine oğullarını yanında işe getirmişti. Eric adındaki sigorta şirketi müdürünün odasına girdiğinde Loren’i Eric’in kucağında oturur buldu. Eric, Marianne’nin yüzüne baktığı anda sanki gökler gürlemişti.

“Kendimi aptal gibi hissediyorum. Oğlunuzla konuşmak hoşuma gidiyor. İşaret dilini nerede öğrenebileceğimi biliyor musunuz?” demişti Eric.

Marianne bayılacak gibi olmuştu. Şimdiye kadar bir tek Allah’ın kulu ona oğullarıyla nasıl iletişim kurabileceğini sormamıştı. Eric’e gerçekten ilgi duyuyorsa, ona nerede öğrenebileceğini söylerken içi titriyordu. En iyisi bunu pek ciddiye almamasıydı, ama Eric hemen kurs yerini bulup kaydını yaptırdı ve birkaç gün içinde işaret dilini kullanmaya başladı.

Çocuklar geldiğinde Eric onları alıp ofisin yakınındaki parka dolaşmaya götürüyordu. Bazen Marianne de onlarla geliyor ve Eric’i seyrediyordu. Eric işaret dilinde tam bir usta olmuştu. Oğullarıyla sohbet ediyor, gülüyor ve eğleniyordu.

Oğulları Eric’i her gördüklerinde yüzleri güneş gibi açılıyor, yıldızlar gibi parlıyorlardı. Onları hiç bu kadar mutlu görmemişti. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Galiba aşık oluyordu.

Bir akşam işten birlikte çıkıp yürümeye başladıkları o ana kadar Eric’in ne hissettiğini bilmiyordu. Eric, işaret dilini kullanarak onu sevdiğini ve onunla evlenmek istediğini söylemişti. Marianne’nin kalbi sevinçten küt küt atıyordu.

Çift küçük bir kasabaya taşındı ve bir sigorta şirketi kurdu. Casey ve Katie adlarında iki çocukları daha oldu. İkisi de sağır doğmadılar, ama beş yaşından önce işaret dilini öğrendiler.

En mutlu günlerinden birinde Marianne gecenin bir yarısında uyanır, uğuldayan kulağını kaşır ve ağlamaya başlar. Kendisini hiç bu kadar mutlu hissetmediği bir anda bu ağlama duygusuna anlam verememiştir.

Eric saçlarını okşar, çenesini tutar ve ne olduğunu sorar. Söyleyebildiği tek şey şu olur: “Bilmiyorum.” Uzun bir süre ona sarılır. Haftalar geçtiği halde Marianne, hala ağlayarak uyanmaktadır.

Bir gün uyandığında yanıtını bulduğunu düşünür.

Eric’e seslenir ve dünyadaki sağır çocuklara yeteri kadar yardımcı olamadığını söyler. Onları topluma kazandırmak için uğraş vermesi gerekmektedir. Dünyaya böyle çocuklarla nasıl iletişim kurulacağını öğretmelidir.

Eric ellerini tutar ve “Tamam, işe koyulalım” der.

Şimdi birlikte bir ağ oluşturdular. Halkı işaret dilini öğrenmeye teşvik eden, hem sağır, hem de duyan çocukların birlikte kullanabilecekleri eğitim kasetleri yapan bir organizasyon kurdular.

Marianne’le konuşma fırsatını yakalarsanız, ona Sinderella ve Pamuk Prenses gibi masallarda gerçek payı olup olmadığını sorun. Hayatı boyunca bu masallardan çok şey öğrendiğini söyleyecektir.

“Kötü Prensler de çok olabilir, ama beyaz atlı prensin ve Sinderellalarin çok olduğuna da eminim.” diyecektir.

Diana CHAPMAN

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*


This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.